Ülkenin ve Malatya’nın son 10 yılına bakıyorum her şey içler acısı. “Biz bu hale nasıl geldik?” demekten kendimi alamıyorum. Siyasetin dili o kadar keskin ve nefret kokan bir hal aldı ki aynı dili sokakta da görmek bizleri şaşırtmıyor. Siyaset kendi dilini o kadar iyi taraftarlarına empoze etmiş ki kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan komşu, akraba gibi önemli yaşam paydaşlarımızdan hızla uzaklaşıyoruz. Bu uzaklaşmanın bizi ne kadar yalnızlaştırdığının farkına bile varmadan yanlışlarımızdan ısrar ediyoruz. Hiç uzağa gitmeden Malatya’nın bir gününü değerlendirin. Babasını vuran, kız kardeşini yaralayan, kuzenini öldüren, cinnet getiren bir toplum haline geldik. Uyuşturucu kullanımı dokuzlu yaşlara gelmiş, peynir ekmek gibi uyuşturucu satılıyor. Bu illete ulaşmak o kadar kolaylaşmış ki sıradan ciklet almak gibi olmuş. Toplumsal felaketin eşiğine gelmiş bulunuyoruz. 2 gün önce babasının evini yakan uyuşturucu müptelası oğluna beddualar ederek yetkililerden yardım isteyen babanın isyanına baktığımızda bu ülke bilinçli, planlı, programlı bir şekilde bu hale getirildi diye düşünüyorum.
Uyuşturucu satıcıları, içici pozisyonuna bürünerek ceza almaktan kurtuluyor veya birkaç ay cezaevinde kaldıktan sonra daha güçlü bir şekilde torbacılığa devam ediyor. Cezaevi ıslah olma yeri olmaktan çıkmış durumda. Hatta birçok iddia var ki en çok uyuşturucu trafiği cezaevlerinde dönüyor. Bir araştırma var ki yazmaktan bile utanıyorum. En çok uyuşturucuyu kullanan sınıflara göre en çok artış inançlı kesimde görülüyor. Yani muhafazakar kesimde “Biz bu hale nasıl geldik?” sorusunu kendimize her gün sormalıyız. Yine yapılan bir araştırmaya göre en güvensiz sınıf namaz kılan sınıf haline geldik. Çok yazık bu topluma. En fazla faizli kredi kullanan sınıf yine namaz kılan sınıf. Burada namazın suçu var m, tabi ki hayır. Buradaki en büyük suçlu namazı kılan bizlerde. Mukaddes dinimizin emir ve yasaklarını ne hale getirdik. Bugün ülkemizde büyük bir ekonomik kriz yaşanıyorsa suçlusu yine biziz. Dünyalıklar birinci önceliğimiz haline geldi. Dönün 20 yıl öncesine. Dünyalıklar en son ihtiyaç kalemlerinde biriydi. Rızka kefil olan Allah kimseyi aç bırakmadı. Aile kavramını ne yazık ki bitirdik. Eşler arasında son zamanlarda en çok kullanılan kelimeler bana karışamazsın, benim özgürlüğümü kısıtlayamazsın, evde temizlik veya yemek yapmak zorunda değilim, hayat müşterek, sen de benim yaptıklarımı yapacaksın gibi aile içi birlikteliği bozacak söylemler zirve yapmış durumda. Bunların konuşulduğu aile içinde olan çocukların ruh halini düşünebiliyor musunuz?
Hintli bir alimin tespiti adeta bugünümüzü anlatıyor. Alim, “İNSAN KALİTESİNİN DÜŞTÜĞÜ ÜLKELERDE HAYAT ÇOK PAHALI OLUR, İNSAN KALİTESİNİN YÜKSELDİĞİ ÜLKELERDE HAYAT ÇOK UCUZ OLUR. ASIL MESELE İNSAN KALİTEMİZ” diyor. Ne yazık ki bizler imtihanı kaybettik, yeniden bir diriliş gerekiyor, yeni bir muştuya ihtiyacımız var. Ülkenin gündemine bir bakar mısınız ilimden, irfandan, adaletten, vicdandan uzak bir ülke gündemi. Aile bitti, akrabalık bitti, komşuluk bitti, arkadaşlık bitti. İnsan başıboş bir yaratık haline geldi. Oysa kâinatın yaratılmış en şerefli varlığı insandır. “Biz bu hale nasıl geldik” diye herkesin düşünmesi gerekmektedir. Yeniden bir diriliş için kimseye ihtiyacımız yok, ihtiyacımız olan güç içimizde. Nefsimizi ve arzularımızı bir kenara koyarak insani özelliklerimizle bu olumsuz tabloyu tersine çevirebiliriz. Ne mutlu nefsini temize çıkarmadan rahmeti, merhameti, ilmi, irfanı ve vicdanı kendine rehber kılan insanlara…