Çünkü sevmek, sevmemek kişinin kalbinin, gönlünün, vicdanın kararıdır.
Yani, kanunda ‘sevme mecburiyeti’ diye bir emir yoktur.
Ama, bütün insanlara saygı duyulur elbette; Atatürk’e ve görevdeki cumhurbaşkanına özel olarak, ayrıcalıklı olarak saygı mecburiyeti vardır.
Herkes eleştirilebilir; Atatürk de eleştirilebilir tabii ki.
Ama eleştiri, eleştiri kavramının hukuktaki, literatürdeki ve de sözlükteki manasına, tanımına uygun olarak, sınırı aşmadan yapılmalıdır .
Hakareti, küfrü, eleştiriyi, hukuka ve vicdani kanaatlerine göre değerlendirecek olan da, Devletin üç ayağından biri olan Bağımsız Yargıdır elbette.
Şunu da bu vesileyle söyleyeyim, yargı da, sav-savunma-karar yani, Cumhuriyet savcısı, Avukat ve Yargıç olmak üzere üç ayak üzerine kuruludur.
Ölmüş bir kişinin korunması hususu da şöyle:
Ölmüş bir kişiye bir hakaret, küfür yapıldığında onun altsoyu, mirasçısı, çok, çok yakın arkadaşı, bu hakaret kendisine yapılmış gibi, kendisini yaralamış, üzüntüye gark etmiş olarak, şikayette, suç duyurusunda bulunabilir.
Bu üzüntüsünün bir nebze olsun azalması için, rahatlamak için, manevi tazminat davası açarak onun kendisine bir miktar para ödemeye mahkum edilmesini talep edebilir.
Şimdi hemen şunu söyleyeyim: Atatürk’ün, altsoyu, mirasçısı yok ki mağdur olarak taraf olabilsin, bu şikayeti karakola, savcılığa bildirsin veya manevi tazminat davası açsın.
İstiklal Savaşının önderi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin banisi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, bu hukuk boşluğu ile MOSSAD ajanlarının, onun bunun, içinden de olsa, O’nun galibiyetinden memnun olmayanların, ezeli ve ebedi Türkiye düşmanlarının kucağına mı atacağız??
Böylelikle demek ki, koskoca Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yapılan küfürler, hakaretler, iftiralar, “Yapanın yanına kalacak!...”
Bu, ‘Atatürk’ün manevi hatırasını koruma kanununun kaldırılması taleplerinin, tarihi, ahlaki, insani, vicdani, dini, milli, manevi yönleri de sahiplerine yapışık olacaktır.
Bu kişilerin Atatürk hakkındaki takdirleri, değerlendirmeleri, kanaatleri yeterli, sağlıklı, güvenilir, haklı bilgilerin, belgelerin dayanağıyla mı oluşmuştur, yoksa Türkiye düşmanı istihbarat teşkilatlarının ürettikleri yapay, sahte belgelerin, bilgilerin veya bozuk kalpli, sözde düşünce insanlarının oluşturduğu algı malzemeleriyle mi?
Bunun okunması, değerlendirmesi de yine o talepkarların özüne aittir.
5816 sayılı Kanunun içeriğini de yazayım buraya:
1-Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.
(…)
3-Kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet savcılıklarınca re'sen takibat yapılır.
Bir de şunu diyeyim, bu Kanun, 1951 yılında, rahmetli Menderes döneminde çıkarılmıştır.
Demek ki, sevmemek değil, eleştirmek değil hakaret etmek, sövmek, büstünü, heykelini kırmak, kabrine zarar vermek suçmuş.
Şunu da belirteyim: Görev başındaki Cumhurbaşkanlarımız da özel olarak korunurlar.
İlgili madde: TCK. m. 299
Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Soruşturma şikayete bağlı değildir,
C. savcısı kendiliğinden soruşturma açabilir.
Ben hukuki yönlerini söyledim.
Şu kadarını da söyleyeyim: Son Türk Devletinin çevresinde ilgilisi olmadığımız savaşçıların çanları çalmaktadır.
Onlar, bu çanların sesiyle uyumlu şekilde hareket ediyor.
Büyük Devletimiz gerekli tedbirleri almada, gerekli hazırlıkları yapmada, olağanüstü çaba sarfediyor.
İçimizden kimileri, yani kimilerimiz ne yapıyor, hele hele, bu en çok bir olmamız gereken zamanda?
Kollarını çemirlemiş, ağızlarını açmış, kalemlerini keskinlemiş, yakın tarihimize, kahramanlarımıza, şehitlerimize, gazilerimize, zaferlerimize hakaretler, iftiralar yağdırıp duruyorlar.
Hedef belli; bir yandan, “Ey Ak Parti, ey Recep Tayyip Erdoğan! Sen 25 senedir iktidardasın. Atatürk’ten çok zamandır baştasın. Ne yaptın? Laikliği kaldırdın mı? Kemalist sistemi yıktın mı?” diyerek, oylarını kırpıp, İsrail, ABD, İngiltere, Almanya, Fransa gibi emperyalist, siyonist devletler gibi Ak Parti iktidarını devirmek için çalışıyor değil, çalıştırılıyorlar.
Bu vatandaşlarımızın bir amaçları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü gözden düşürerek, her kökenden Büyük Türk Milletimizi, böyle bir Dünya Liderinden koparmak, arkasını boşaltmaktır.
Bunu diyen vatandaşlarımız, “İstiklal savaşı hiç olmamış. Yunan munan denize dökülmemiş.
Türkiye Devletini İngilizler kurmuş, Mustafa Kemal Yahudi…” diyorlar ya! Bunların bir gayesi de, Allah’ın bize nasip ettiği, dünyanın ilk Bağımsızlık Savaşını yapmış ve zafer kazanmış bir millet olma namını, onurunu, gücünü kuvvetini içimizden çekip çıkarmak.
Hep, bunların amacı diyorum.
Normal şartlarda, Türk vatandaşlarının böyle bir gayesi, amacı, hedefi olabilir mi?
Olmaz, olamaz.
Bu gayeler hepimizin bildiği gibi, vadedilen topraklar peşine düşen, insan olan tek ırkın kendileri olduğunu, ötekilerin evrimleşen maymun olduğunu iddia eden, Hitler gibi dünyaya hakim olmak isteyen İsrail’in, kuyruk acısı olan Yunanların, bölgede güç olmamızı istemeyen, eski kabuğuna dönen, kafasına vurulup ekmeği alınan, Milli Eğitimi, Savunması, İstihbaratı ellerinde olan bir Türkiye olmamızı isteyen ABD’nin gayesi, projesi, planı.
Ama bizim, kimi kolay kandırılan, saf vatandaşlarımız, içimizdeki işbirlikçilerin kafalarının arkasında tuttuğu hedefi.
Canımız, kanımız bir olan, dayımız, yengemiz, eşimiz, eniştemiz, anamız babamız, Türk, Kürt olan insan dokumuz var.
Cumhurbaşkanımız Erdoğan, hangi sıkıntılar varsa giderdi, düzeltti. Geriye bir şey bırakmadı. “Kürt kardeşlerimiz, sırf Kürt olmaktan hangi sıkıntılar varsa beraber mücadele edelim.” dedi. Geriye yerine getirilme olasılığı olabilecek gerçekçi bir sıkıntı bırakmadı.
Terörsüz Türkiye kapısı da aralanıyor. Bize güzel güzel çalışmak, üretmek, kalkınmak huzur içinde bir ve bütün olarak yaşamak kalıyor. Demokrasi içinde, hep olduğu gibi, milletin sevgisini, güvenini kazanan milletvekili de, bakan da olsun, cumhurbaşkanı da olsun.
Kimsenin sözüne inanmadan, kimsenin fitnesine aldanmadan, romantik hayallere kapılmadan, el ele, kol kola, yaşayalım, güzellikleri artıralım, paylaşalım.
Ve yaşantımız dünyanın her insanını imrendirsin, her ülkesine örnek olsun.
Cumhuriyetin, inkılapların, yeniliklerin, şehitlerin, gazilerin, kahramanların, devletimizi kuranların karşısında dikilen, yakın geçmişi karalayan, karıştıran, kıran döken temiz kalpli, iyi niyetli, imanlı, inançlı, dürüst, Allah dostu, Peygamber ümmeti vatandaşlarıma da sormak isterim; “Müslüman olarak neyimiz, neyiniz eksik? Sıkıntımız ne? Bir Müslüman olarak, yapmak isteyip de yapmanıza izin verilmeyen ne işimiz, isteğimiz var?
Evet Cumhurbaşkanımız Erdoğan insan hakları, İslam hakları, bakımından sıkıntı olan ne varsa hepsini mücadeleyle elde etti ve doğruluğuna da sonra bütün vatandaşlarımıza inandırdı.
Şimdi burada, Orhan Gencebay’ın, gençlik yıllarımızın ünlü şarkısı aklıma geliyor ve onu söylüyorum:
Bırakın da yaşayalım
Hasretiz yaşamaya biz…