Bir tas su edip dökmez

Abone Ol

Teze Camimizin ön yüzü de, arka yüzü de, yan yüzleri de çok güzel ve çok yakışıklı.

Hani bazı insanlardan için, “Allah özene bezene yaratmış” derler ya öyle.

Nasıl, hikayesi olmayan, kökü köceği olmayan insan öne çıkamaz, büyütülmez ise binalar da öyle.

Yani, Teze Cami de öyle.

Esas adı Hacı Yusuf Camii, 1843’te yaptıran hayırsever o rahmetli.

Elli yıl ayakta durmuş ama büyük zelzelede yıkılmış.

O depremden geriye, şimdi doğu yüzünde gururla duran, birinci şerefesinden yukarısı yıkılmış minare kalmış.

Sonra, toplanan paralarla yenisi yapılmaya başlanmış, son aşamada İkinci Abdulhamid Han’ın kişisel yardımıyla, 1912’de tamamlanarak ibadete sunulmuştur.

Elazığ Malatya depremi sonrası yaralanan cami, Vakıflar uzun emeklerle, masraflarla sağlamlaştırılmış, iyileştirilmiş ama bir kısım hemşerimize beğendirmemişti.

Ben, bir inşaat teknikeri de olarak, kendimce, deneyimlerimce, sanat anlayışımca, güzellik tespitimce enine boyuna bakmış, beğenmiş, “Olabilecek bu” demiştim.

Vakıflar Müdürlüğünün mimarları, “Yüzlerce restorasyon yaptık, bu konuda Türkiye’de hatta dünyada en öndeyiz. Ana yapıya sadık kalır, eklentilerinde ihtiyaca göre yeni yorumlar getirebiliriz” demişler, bana mantıklı gelmişti.

Yenilikler ilk anda hoşa gitmeyebilir.

Biraz zaman geçmesi gerek.

Bir otomobilin alışıp sevdiğim modelinin, yeni modeli, bagaj tarafı yükseltilerek çıkmıştı, ilk anda hiç beğenmemiş, ama sonradan çok beğenmiştim…

Malatya söylemiyle o gün, yani geçen gün, akşamleyin, ışıklarıyla çok hoş görünen Yeni Camimizin arka yüzünden fotoğraflarını çekerken, bankta oturmuş konuşan otuz, otuz beş yaşlarında iki vatandaşımızın yanına mecburen çok yaklaşmıştım. Birinin,

-Ben yine Ak Parti’ye vereceğim. Bazılarını zengin etti ama ne yapayım. Hangimizin kusuru yok ki! dediği kulağıma çalındı.

Ben oralarda dolaşıp, birkaç kare çekerken, sohbet ciddi ciddi, düşünceli düşünceli devam ediyordu. Yanlarına oturup konuşmalarına katılmak, canla başla dinlemek, anlamak geçti içimden. Ama nasıl olur? Aralarına girmek olur mu hiç?

Gel de konuşan arkadaşın sağduyusuna yanma!

Demek istiyor ki, “Ben gavura kızıp oruç yemem!”

Çok kıymetli okuyucularım, Ak Parti’nin, gülde olan diken kadar eksiği, kusuru olabilir.

Bazı yöneticiler işini iyi yapmayıp, bazı kişileri, bazı firmaları kamu kaynaklarından palazlandırmış olabilir.

Böylelerini süzmek, tamamen elemek günümüz şartlarında o kadar mümkün mü?

Kesinlikle hayır.

Ee ne yapacağız? Daha dikkatli olacağız. Azaltmaya çalışacağız.

Seçimin sonucunu belirleyen büyük çoğunluk halktır.

Sayısal çoğunluk bizde. Sende, bende, her birimizde.

Biz, ne ihale beklentisiyle, ne imar rantı umuduyla, ne vergi kaçırmak için, ne vali, kaymakam olmak için, ne de köşeyi dönmek için bir partiye oy veririz.

Bizim bireysel beklentimiz yok.

Bizimki, Memleketin korunması. Savunmada yabancıya muhtaç olmamak. Kendi silahımızı kendimiz yapmak.

İsteğimiz, kalkınan, bağışıklık sistemi güçlenmiş Türkiye’de, terörün, teröristin ve de arkasındakilerin korona virüs gibi etkisizleşmesi, yaşama umudunu yitirmesi.

Arzumuz, Kürt vatandaşlarımızın, terörün maddi-manevi baskısından kurtulması, özgürleşmesi, söyleyebileceğini söyleyebilmesi, işine gücüne sarılması.

İsteğimiz, çayların, ırmakların boşa akmaması, suyun ekonomik kullanılması, toprakla suyun kucaklaşması…

Ecnebi firmaların üzerine beton döküp körlediği yer altı zenginliklerimizin ortaya çıkarılması, işlenmesi, mamul madde yapılması, dışarıya satılması.

Makine yapan fabrikalar, içinde sabahlanan laboratuvarlar, kansere ilaç bulma hedefine kilitlenen bilim insanları istiyoruz.

Sen ben, yani vatandaşımız, Irağı yakın eden yollar, köprüler, tüneller, demiryolları, üzerinde hızlı trenler istiyor.

Uçağa da binmek istiyor, yakınında havalimanı istiyor Ahmet’imiz, Mehmet’imiz, Hasan’ımız, Hüseyin’imiz, Ayşe’miz, Fatma’mız.

Çocuklarımız, gençlerimiz doğal gazla ısınan, sıcak ilkokullar, ortaokullar, liseler istiyor; iyi yetişmiş, her bir vatan sevdalısı öğretmenler istiyor, şehrinde üniversite istiyor.

Temiz, çağdaş, içinde asansörleri olan, sensörlü kapıları olan, tertemiz lavaboları olan hastaneler, sağlık merkezleri istiyor vatandaşımız.

Gençlerimiz, televizyonda görüp imrendiği Avrupa spor sahaları gibi, spor salonları gibi tesisler istiyor.

Devletin sunduğu imkanlardan yaralanıp, şampiyon olmak, rekor kırmak, bayrağını göndere çektirmek, İstiklal Marşını okutmak istiyor.

Milletimiz tiyatro salonları, opera, bale binaları, konservatuvarlar istiyor.

Engellilerimiz, engellerin kaldırılmasını istiyor.

Gariplerimiz, kimsesizlerimiz, yatalak hastalarımız devletinin güçlü elini, sıcak ilgisini istiyor.

Alevi’miz Alevi gibi, Sünni’miz Sünni gibi Müslümanlığını yaşamak, devletinden eşit muamele görmek istiyor.

Kürt’ümüz, Türk’ümüz Türkiye ve dünya gerçeklerinin bilinciyle, içine nifak sokmaya çalışan menfaat şebekelerine meydan vermeyerek, asırlardır kız alıp vermişliğiyle, türküsüyle, şarkısıyla, aşıyla, ekmeğiyle, düğünüyle derneğiyle, bayramıyla seyranıyla, iç içe geçmişliğiyle, ayrı gayrılığı olmadan, düşmanı çatlatırcasına, aynı devlet içinde, aynı topraklar üstünde, aynı bayrak altında aşure tadında, özgürce yaşamak istiyor.

Aklıma geldi, yazayım. Geçmişte, TBMM’den bir heyet İngiltere, İtalya, İspanya gibi ülkelerdeki farklı kökenden toplumları incelemiş ve raporlarında, ”Bu ülkelerde, farklı toplumlar birbirlerinden ruhsal, duygusal, düşünsel, kültürel olarak tamamen kopuklardır.” diye yazmışlardı.

Biz öyle miyiz Allah aşkına?

Pahalılığa gelince…

Milletimiz, geçmişlerdeki gibi cebine bakıp karar vermez.

O büyük fotoğrafı görür.

Pahalılığın geçici olduğunu bilir.

Vallahi, soğan ekmek yer, eski giyer, lamba ışığında oturur ama yine de emekleri, hizmetleri, icatları, kan revan içinde çalışmaları bir tas su edip yapanın, edenin önüne dökmez!