Bir siyasi aczin portresi: Hakikati anlatamamak

Abone Ol

BİR TUTUKLAMA VE BİR OPERASYONUN GİZLENEN GERÇEĞİ

Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanma süreci, Türkiye’deki siyaset-hukuk ilişkilerinin nasıl çarpıtıldığını ve algıların gerçeklerin önüne nasıl geçirildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Oysa bu tutuklamaya giden yol, tamamen hukuk çerçevesinde şekillenen bir sürecin neticesidir. En ilginci ise, İmamoğlu hakkında başlatılan soruşturma sürecinin temelini, onunla aynı partide yer alan kişilerin yaptığı ihbarlar, verdikleri tanıklıklar ve sundukları belgeler oluşturdu. Ancak meseleye dair bu çıplak gerçekler kamuoyuna anlatılamadı.

Dosyanın içeriği, suçlamaların niteliği ve sürece katkı sağlayanların kimliği açık bir şekilde ortadayken, kamuoyunda oluşturulan algı bambaşka bir yöne çekildi. İmamoğlu’nun yandaşları ve parti kurmayları, bu hadiseyi sistematik biçimde siyasi bir operasyon olarak lanse etti. Bu propaganda o kadar güçlü bir şekilde yürütüldü ki, işin özünü bilenler bile sessiz kalmayı tercih etti. Çünkü mesele artık hukuki değil, tamamen algısal bir savaşa dönüşmüştü.

Oysa Anayasa’nın 138. maddesi açıktır:
“Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.”

Yine Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinde yer alan “görevi kötüye kullanma”, 204. maddesinde yer alan “resmi belgede sahtecilik”, 247. maddesindeki “zimmet” ve 250. maddesindeki “irtikap” suçları üzerinden yapılan değerlendirmeler, soruşturmanın ciddiyetini ortaya koymaktadır.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’nin 2022/1486 E. ve 2023/94 K. sayılı kararında şu vurgu yapılmıştır:
“Kamu görevlisinin yetkisini kötüye kullanarak menfaat temin etmesi halinde, dosyada delil yeterliliği sağlandığında tutuklama tedbiri uygulanabilir. Tutuklama, cezalandırma değil, muhakemenin sağlıklı yürütülmesinin teminatıdır.”

İşte tam da bu çerçevede, Ekrem İmamoğlu hakkındaki tutuklama kararı verilmiş ve süreç başlamıştır. Ancak bu karar, kamuoyunda gerçek sebebiyle değil, bilinçli bir şekilde saptırılmış sebeplerle dolaşıma sokulmuştur.

GERÇEKLERİ ANLATAMAMAK: BİR İKTİDAR ZAFİYETİ

AK Parti ve Cumhur İttifakı’nın en büyük zaafı belki de budur: Ne kadar doğru iş yaparlarsa yapsınlar, bunları kamuoyuna anlatamıyorlar. En basit bir kent lokantasının açılışını bile günlerce medya malzemesi yapabilenler, devasa altyapı projelerini sanki görünmez kılıyor. Bu sadece bir iletişim eksikliği değil, aynı zamanda hakikatleri anlatma konusundaki siyasal beceri noksanlığıdır.

İstanbul’da yapılan bir sokak röportajında Marmaray’ı Ekrem İmamoğlu’nun yaptığına inanan bir vatandaşın sözleri, bu acı gerçeğin sadece küçük bir tezahürüdür. Oysa Marmaray bir asrın projesidir ve AK Parti döneminde, Erdoğan’ın doğrudan takibiyle hayata geçirilmiştir. Ama bu projelerin altında imzası olanlar bile kendi eserlerini halka anlatamıyor. Bu, sadece siyasi bir zafiyet değil, aynı zamanda bir tarihi kayıptır.

Danıştay 8. Dairesi’nin 2019/4325 E. ve 2020/2314 K. sayılı kararında şu tespit yapılmıştır:
“Kamu hizmetlerinin tanıtımı ve kamu kaynaklarının kullanımı konusunda halkın doğru bilgilendirilmesi, kamu yönetiminin temel yükümlülüğüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi, idarenin etkinliğini ve şeffaflığını zedeler.”

Yani sadece yapmak yetmez; yapılanı anlatmak da bir kamu görevidir. Bu yapılmadığında, yapılanların anlamı kalmıyor; başka aktörler devreye girerek o boşluğu manipülasyonla dolduruyor.

SİYASETİN DIŞINDA, VİCDANIN İÇİNDE BİR SES OLARAK…

Şunu özellikle belirtmeliyim: Ben şu anda herhangi bir siyasi partinin üyesi bile değilim. Ama ülkeme kim taş üstüne taş koyuyorsa, onun için “Allah razı olsun” demekten daha büyük bir dua bilmiyorum. Çünkü en büyük kazanç, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Eğer Allah senden razıysa, bazı işler kolaylaşır, yolun açılır.

Ancak ne acıdır ki, AK Parti bugün hakikati anlatamamanın en büyük sıkıntısını yaşaması gerekirken, bu acıyı içinde duyması gereken birçok partili, teşkilat mensubu ve koltuk sahibi insanın umurunda bile değil. Nemalanmakla meşguller. Görüyorum ki bu kişilerin ne ülke sevdası, ne hizmet heyecanı, ne de hakikati duyurma kaygısı kalmış. Ben ise sadece ülkem için yapılanların takdir görmesini ve yöneticilerin de bu takdirle daha büyük ve güzel işler yapmasını umut ediyorum. O umutla yazıyorum.

ALGIYLA SAVAŞI KAYBETMEK, GERÇEKLERİ SUSTURMAKTIR

İmamoğlu’nun tutuklanması, algı üzerinden yürütülen bir siyasi savaşın parçası haline getirildi. Oysa dosya içeriği son derece ciddi ithamlar içeriyordu: Zimmet, hırsızlık, ihaleye fesat karıştırma, irtikap… Ancak bu suçlar ne yazık ki dillendirilemedi. Çünkü her ağızdan çıkan cümle, anında “siyasi linç” ya da “demokrasiye müdahale” etiketiyle susturuluyor. Böylece halk, gerçeği değil, sadece servis edilen algıyı duyuyor.

Anayasa Mahkemesi’nin 2014/140 E. ve 2015/85 K. sayılı kararında ifade özgürlüğüne ilişkin şu değerlendirme yer alır:
“Demokratik toplumlarda siyasetçilerin eleştirilmesi kadar, kamu gücünü kullanan kişiler hakkında doğru bilgiye ulaşılması da bir haktır. Bu hakkın engellenmesi, kamuoyunun manipüle edilmesi sonucunu doğurur.”

Tam da burada, AK Parti’nin ve iktidarın düşmüş olduğu durum karşımıza çıkıyor. Kendi elindeki hakikati, hukuki belgeleri, resmi süreci anlatamıyor. Bunun yerine, propaganda makinesi gibi işleyen bir muhalefet, kamuoyunun algısını belirliyor.

HAKİKATİ ANLATMAYA CESARET EDEMEYENLERİN ÜLKESİ

İktidar; yaptığı hizmetleri, yürüttüğü projeleri, açıkladığı gerçekleri insanlara ulaştıramaz hale gelmişse, o zaman yalnızca bir yönetim sorunu değil, bir varoluş sorunu da baş gösteriyor demektir. Bugün Türkiye, yapılan değil anlatılan üzerinden hüküm verilen bir ülkeye dönüştürülmek isteniyor. O yüzden gerçekleri bilenlerin artık susmaması gerekiyor.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2017/342 E. ve 2018/561 K. sayılı kararında ifade edildiği gibi:
“Gerçeklerin gizlenmesi ya da çarpıtılması, sadece bir kişi ya da kurumun değil, tüm toplumun zararına sonuçlar doğurur. Kamu görevlileri ve yöneticiler, yalnızca görevlerini değil, gerçeği de halka doğru aktarmakla yükümlüdür.”

Ve unutulmamalıdır ki:
“Hakikati fısıldayamayanlar, yalanın çığlıklarında boğulmaya mahkûmdur.”

SAYGILARIMLA