Bir silginin hikâyesi gibi, başkalarının yanlışını silerken kendini tüketenler

Abone Ol

TÜKENMİŞLİK BİR AN DEĞİL, BİR SÜREÇTİR

“Bir silgi gibi tükendim ben
Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım
Mürekkeple yazmışlar oysa..
Ben kurşunkalem silgisiydim
Azaldığımla kaldım..”

Oğuz ATAY/ Tutunamayanlar

“Tükendim ben…” demek, çoğu zaman bir çığlık değildir. Aksine bu söz, sessiz bir kabullenişin, içe çökmüş bir yorgunluğun ifadesidir. Çünkü tükenmişlik bir anda oluşmaz; zamanla, azar azar, sessizce olur. Tıpkı günlerce masa başında çalışan bir silginin, fark edilmeden küçülmesi gibi… İnsan da başkaları için yaşadıkça, onların yüklerini sırtladıkça, hatalarını örtmeye çalıştıkça azar azar erir, kendini yitirir.

Hayat, bizden sürekli güçlü olmamızı ister. Ama kimse sormaz: “Peki seni kim taşıyor?” Anne, çocuklarını mutlu etmek için gece gündüz çalışır, sabrını zorlar ama kimse onun gözaltındaki yorgunluk halkalarına bakmaz. Öğretmen, öğrencileri başarılı olsun diye evine yorgun döner, sesini kaybeder ama kimse ona “Sen iyi misin?” diye sormaz. Hayatın her alanında başkaları için tükenen, silgi gibi yavaş yavaş azalan insanlar vardır. Onlar görünmezdir.

Tükenmişlik; başarısızlık değil, fedakârlığın yanlış yere yönelmiş halidir çoğu zaman. Çünkü insan sadece sevdikleri için değil, sevilmek uğruna da kendinden vazgeçer. Bir eş, bir dost, bir evlat, bir patron için… Sürekli “belki bir gün değer görürüm” umuduyla, bir gün kendine bile yabancılaşır. Geriye ise sadece azalmış bir silgi kalır.

BAŞKALARININ HATALARINI SİLMEK KİMİN GÖREVİ?

“Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım…” cümlesi, kendinden önce başkalarını düşünen herkesin içini sızlatan bir aynadır. Bir baba düşünün; ailesinin tüm hatalarını örter, borçlarını öder, onların ayıplarını kimse duymasın diye susar. Sonunda onun adı ‘iyi adam’ olur, ama kimse onun ne kadar kırıldığını bilmez. Ya da bir abla düşünün; kardeşleri yanlış yapmasın diye onlara hayatını adar, kendi hayallerinden vazgeçer. Ama kimse ona ‘Sen ne istiyorsun?’ demez.

Hayatta bazı insanlar vardır, her kriz anında ilk onlar aranır. Çünkü bilirler ki onlar düzeltir. Onlar tamir eder. Onlar siler. Ama kimse düşünmez, “Acaba bu insan ne kadar dayanabiliyor?” diye… Onlar başkalarının hatalarını silmekle öylesine meşguldür ki, kendi doğrularını yazmaya vakit bulamazlar. Ve günün sonunda, kendilerinden geriye sadece bir boşluk kalır.

Hayattan bir örnek daha: Bir avukat düşünelim. Müvekkilinin hatasını düzeltmek için gece gündüz uğraşır. Onun için dilekçeler yazar, onu savunur, onun suçunu hafifletmeye çalışır. Ama sonunda mahkemede o kişinin suçu sabit bulunur. Ve kimse dönüp o avukata “Senin emeğin ne oldu?” demez. Çünkü silgi olmak, sadece görevdir toplumda. Değer görmek, çoğu zaman mümkün değildir.

MÜREKKEPLE YAZILMIŞ HATALARIN GÖLGESİNDE

“Mürekkeple yazmışlar oysa…” Bu satır, umutla başlayıp hayal kırıklığıyla biten bir hayatın özetidir. Çünkü bazı hatalar mürekkeple yazılmıştır. Yani silinemez. Ve biz ne kadar uğraşırsak uğraşalım, onları değiştiremeyiz. Bir arkadaş düşünün; sürekli yalan söylüyor, sizi incitiyor ama siz onun değişmesini umarak hep affediyorsunuz. Çünkü silgi gibi davranıyorsunuz. Ama sonra fark ediyorsunuz ki, bu insanlar mürekkeple yazılmış. Onlar silinmez.

Toplumda bazı insanlar vardır; kibirli, bencil, sorumsuz. Ama hep onlar konuşur, hep onlar haklı çıkar. Onların ardında ise silgiler vardır. Onları kollayan, yanlışlarını örten, hep anlayış gösteren insanlar… Ama bir gün o silgiler bitince ne olur? İşte o zaman o mürekkep her şeyi kirletir. Çünkü silgi tükendiğinde, artık neyi temizleyeceksiniz?

Hayattan bir örnek daha verelim: Bir doktor düşünün. Hastaları yaşasın diye kendi uykusunu, sağlığını feda ediyor. COVID döneminde maskesiz gezen hastasına bile hizmet ediyor. Ama günün sonunda sosyal medyada linç yiyor. Çünkü o da silgi olmuş. Mürekkep ise umursamaz bir toplumu temsil ediyor.

KURŞUNKALEM SİLGİSİ OLARAK KALMAK

“Ben kurşunkalem silgisiydim” diyor şair. Bu söz, çaresizliğin adıdır. Doğası itibariyle silmeye uygun olmayan bir şeyi silmeye çalışan bir nesne… Ne kadar uğraşırsa uğraşsın iz bırakmadan silemeyecek. Ama yine de vazgeçmiyor. Çünkü karakteri bu. Bu cümle, aslında fedakâr insanların kaderini özetliyor. Olmayanı oldurmaya çalışmak, yapılmayacak şeyi yapmak, mümkün olmayana inat mücadele etmek…

Kurşunkalem silgileri toplumun vicdanıdır. Ama vicdan da bir yere kadar dayanır. Oğuz Atay burada yalnızca bir nesneyi değil, bir insan tipini anlatıyor. Çocukluğunda ailesi tarafından sürekli “Sen abisin, idare et” denilerek büyütülen bir çocuk, ileride hep silgi olur. Hep alttan alır. Çünkü ona öğretilen budur. Ama bir gün, içindeki o çocuk bile yorulur. Ve o zaman kurşunkalem silgisi çatlar, kırılır, dağılır.

Bir başka örnek: Esnaf Mehmet Amca’yı düşünün. Herkes veresiye ister, o da kimseyi kırmaz. Gün gelir, o da borçlanır ama kimse ona borcunu ödemez. Çünkü herkesin derdi vardır. Mehmet Amca, sessizce dükkânı kapatır. İşte bu da bir kurşunkalem silgisi hikâyesidir. Başkalarının eksiklerini tamamlamaya çalışan bir insanın sessiz sonu…

AZALDIĞIMIZLA KALDIK, PEKİ YA SONRA?

“Azaldığımla kaldım…” Bu bir matem cümlesi değil, farkına varış cümlesidir. Artık tükenmişsinizdir. Sizi anlayan olmamıştır. Emeklerinizin karşılığı yoktur. Siz sadece daha az bir versiyonunuzsunuz. Daha suskun, daha yorgun, daha kırgın… Ama hâlâ varsınız. Çünkü silgi olmak, tükenince bile var olmaktır. Kırık bir parça da olsa, hâlâ elin altında beklemektir.

Hayatta bu farkına varışlar çok geç olur. İnsan hep “bir gün” diye bekler. “Bir gün değerimi anlarlar” der. “Bir gün ben de fark edilirim” der. Ama o gün ya hiç gelmez ya da geldiğinde artık çok geç olmuştur. Ve o zaman insan aynaya bakıp sorar: “Bunca zaman neden sustum? Neden hep ben silmeye çalıştım? Neden kendi yazımı yazmadım?”

Kendimizi silerken, başkalarının hikâyesine katkıda bulunurken, asıl olanı unutuyoruz: Kendi hikâyemizi… Oysa her insanın hayata yazması gereken bir satırı vardır. Silgi olmak güzeldir, ama yazan el olmadıkça bir anlamı yoktur. Tükenmekten korkmadan, yeniden yazmaya başlamalı insan…

YAZILMAMIŞ HAYATLARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Çünkü onlar hep başkaları için yaşamışlardır. Onların mutluluğu için susmuş, onların hatalarını görmezden gelmiş, onların izlerini silmeye uğraşmışlardır. Herkesi affetmiş ama kendilerini hiç affetmemişlerdir. Zamanla, kendi seslerini unutmuş; kendi isteklerini, hayallerini, duygularını yok saymışlardır. Ve bir sabah, aynaya baktıklarında tanımadıkları bir yüzle karşılaşmışlardır. O yüz; kırgın, yorgun ve sessizdir. Hayatı birilerine kolaylaştırırken, kendi yolunu kaybetmiş bir yüzdür.

Silgiler gibi azalmışlardır. Ne kadar silerlerse silsinler, bazı lekeler kalmıştır. Ama en çok da içlerinde kalmıştır o lekeler. Çünkü insan başkalarının izlerini silerken, kendi ruhuna kazır her şeyi. Ve bu kazı, hiçbir zaman görünmez ama hep oradadır. Silmek, sadece bir eylem değil; bir kabullenmedir, bir vazgeçiştir. Ama insan sürekli silerse, bir gün yazmayı unutabilir. Ve işte o gün, hayatta gerçekten kaybolur.

Artık herkesin kendine şu soruyu sorması gerekiyor: “Ben ne zamandır sadece başkaları için yaşıyorum?” Cevap sizi rahatsız ediyorsa, hâlâ geç kalmış sayılmazsınız. Kendi hikâyenizi yazmaya, başkalarının değil, kendinizin cümlelerini kurmaya başlamalısınız. Çünkü hayat, başkalarının değil; sizin yazmanız gereken bir metindir. Ve o metnin en değerli cümlesi de şudur:

“Kendini silmekle meşgul olanlar, bir gün yazılmamış bir hayata uyanırlar.”

SAYGILARIMLA!