Bir müjdenin gölgesinde: Fetihten Fetret’e İstanbul

Abone Ol

İSTANBUL’UN FETHİNDEKİ RUH VE KUTLU MÜJDE

29 Mayıs 1453 İstanbul’un fethi, sadece bir toprak kazanımı değil, aynı zamanda bir inancın, bir müjdenin ve bir rüyayı gerçekleştirme idealinin tezahürüydü. Bu fetih, ilahi bir gayretle, kararlılıkla ve derin bir maneviyatla yoğrulmuştu. Müslümanlar asırlar boyunca, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’in şu kutlu müjdesini gerçekleştirme arzusunu kalplerinde taşıdı:

“İstanbul elbet fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onun askeri ne güzel askerdir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/335)

Bu hadis, sadece bir hedef göstermedi; aynı zamanda fethin nasıl bir ruhla yapılması gerektiğini de öğretti. Fatih Sultan Mehmed, bu kutlu hadisin bilinciyle, hem ilmiyle hem stratejik dehasıyla hem de maneviyatıyla İstanbul’a yöneldi. Ordu sabahlara kadar Kur’an okur, dualar eder, geceleri ibadetle geçirirdi. Bu ruh, bir şehrin kapılarını kırmakla değil; gönüllere girmekle, adaletle hükmetmekle, hakkaniyetle yönetmekle mümkün olmuştur.

Fetih, bir mülk edinme aracı değil; İslam’ın adaletini ve huzurunu ulaştırma amacıydı. Bu nedenle İstanbul fethedildiğinde, ne bir halk kıyımı ne bir kültür yıkımı yaşandı. Bilakis Ayasofya başta olmak üzere birçok yapı korundu, ibadet özgürlüğü sağlandı. İstanbul, Müslümanların azametiyle ama tüm halkların hakkıyla yüceltildi. Bu, fetih ruhunun özüdür: Zulmün değil, adaletin kapısını aralamaktır.

FETHEDİLEN ŞEHRİN ASIRLIK YÖNETİMİ VE KAYIPLAR

Osmanlı, İstanbul’u yalnızca bir başkent değil, bir medeniyetin kalbi olarak gördü. Bu şehir, sadece sarayların değil, ilim merkezlerinin, tekkelerin, hanların, çarşıların, külliyelerin de merkezi oldu. İstanbul’un her sokağında bir mana gizliydi, her taşında bir hikmet saklıydı. Süleymaniye’nin gölgesinde büyüyen alimler, Beyazıt’ta yetişen mürekkep yalamış hafızlar, bu şehri ilimle yoğurdu.

Ancak her yükselişin içinde bir imtihan, her medeniyetin içinde bir ihmal potansiyeli vardır. Özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde, merkezi otoritenin zayıflaması, ehliyet ve liyakat ilkesinin terk edilmesi, İstanbul’un ruhunu da zedeledi. Siyasi çekişmeler, makam hırsı ve idari suistimaller; medeniyetin kalbinde çürümelere neden oldu. Şehir, sadece fiziki olarak değil, ruhen de yıprandı.

Tanzimat’la başlayan Batılılaşma hareketleri, II. Meşrutiyet dönemindeki karışıklıklar ve nihayetinde Cumhuriyet’in ilanıyla başkentin Ankara’ya taşınması, İstanbul’u bir yönüyle ‘terk edilmiş’ bıraktı. Halbuki burası, ecdadın dualarla fethettiği, her taşına alın teri ve secde sinmiş bir payitahttı. Ne yazık ki sonraki yıllarda İstanbul, hak ettiği yönetime her zaman ulaşamadı.

GÜNÜMÜZ İSTANBUL’U: PAYİTAHTTA FETRET DÖNEMİ

Günümüz İstanbul’u, tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birini yaşıyor. Osmanlı’nın manevi mirasını taşıyan bu şehir, artık her köşesinde başka bir kaosun izini taşıyor. Trafik çilesinden çarpık yapılaşmaya, ahlaki yozlaşmadan siyasi kutuplaşmalara kadar her alanda bir yorgunluk, bir kaybolmuşluk göze çarpıyor. Bugünkü İstanbul, geçmişteki asaletiyle değil; iç çekişmeleriyle, çıkar ilişkileriyle ve yolsuzluk iddialarıyla anılmakta.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle ilgili zaman zaman gündeme gelen yolsuzluk iddiaları, şehrin manevi mirasına zarar veriyor. Sayıştay raporlarına yansıyan mali usulsüzlükler, ihale süreçlerindeki şeffaflık eksiklikleri ve halkın kaynaklarının verimsiz kullanımı; bir zamanlar adaletin merkezi olan bu şehrin, liyakatsizlikle nasıl örselendiğini gözler önüne seriyor. Osmanlı’nın vakıf anlayışını yaşatan bu şehir, bugün belediye iştiraklerinde kamu yararını değil, siyasi menfaatleri önceliyor görüntüsü veriyor.

İstanbul’un silueti de değişti; gökdelenler minarelerin önüne geçti, ruhsuz yapılar tarihî dokuyu boğdu. Maneviyatın yüklü olduğu camiler yerine dev alışveriş merkezleri, meydanların yerine beton yığınları hâkim oldu. Kalplerin fethedildiği şehirde artık rant savaşları hüküm sürmekte. Bu, sadece fiziki değil; derin bir ahlaki çöküştür.

REFAH’TAN AK PARTİ’YE HİZMET DÖNEMİ, CHP İLE GERİLEYEN İSTANBUL

1990’lı yılların başında Refah Partisi ile başlayan belediyecilik anlayışı, İstanbul’da adeta bir devrim etkisi yaratmıştır. Özellikle 1994 seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesiyle, yıllarca ihmal edilmiş, hizmetten mahrum bırakılmış bir şehir, ilk defa modern şehircilik vizyonu ile tanışmıştır. Altyapı projeleri, su sıkıntısının çözülmesi, çöp dağlarının ortadan kaldırılması ve ulaşımda atılan temel adımlar; İstanbul halkının yaşam kalitesini doğrudan etkilemiş, bu dönemde belediyecilik adeta yeni baştan tanımlanmıştır.

AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte, merkezi hükümet ve belediye iş birliği İstanbul’a büyük projeleri kazandırdı. Marmaray, Avrasya Tüneli, Metrobüs, metro hatları, çevre düzenlemeleri ve yeşil alan projeleri bu dönemde hayata geçti. Sadece fiziki yatırımlar değil, sosyal belediyecilik anlayışıyla yapılan halkla iç içe hizmetler, İstanbul’u hem Türkiye’nin hem de dünyanın saygıyla andığı bir metropol haline getirdi. Bu süreçte İstanbul, geçmişin ihmallerinden sıyrılmış, bir çağ atlamıştır.

Ancak son yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin CHP’ye geçmesiyle birlikte, şehir hizmet anlamında durağan bir sürece girmiştir. Özellikle ulaşımdaki aksamalar, raylı sistem yatırımlarının yavaşlaması, trafik çilesinin artması ve belediye hizmetlerinde gözle görülür aksaklıklar, halk nezdinde ciddi memnuniyetsizlik oluşturmuştur. Ulaşım altyapısına dair projelerin çoğu ya durdurulmuş ya da çok yavaş ilerlemiştir. Aynı zamanda toplu taşımanın kalitesi düşmüş, otobüs arızaları, sefer iptalleri ve duraklardaki yığılmalar vatandaşın günlük hayatını doğrudan olumsuz etkilemiştir.

Maddi açıdan da İstanbul Belediyesi derin bir kriz içerisindedir. Belediyeye ait birçok taşınmazın satılması, iştirak şirketlerinin zarara uğratılması ve kaynakların şeffaflıktan uzak biçimde bazı çevrelere aktarılması kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır. Sayıştay raporları, denetimlerde tespit edilen usulsüzlükler ve kamuoyuna yansıyan mali tablodaki bozulma, belediyenin hizmet üretme kabiliyetini ciddi anlamda zayıflatmıştır. Bir zamanlar “hizmetin başkenti” olan İstanbul, şu an mali disiplinini kaybetmiş, öz kaynaklarını savurganlığa teslim etmiş bir tablo çizmektedir.

İstanbul’un siyasi tercihinin değişmesi, sadece bir koltuk değişimi değil, bir vizyon kaybı anlamına gelmiştir. Payitaht olan bu şehir; adeta ehil ellerden alınıp popülist ve ideolojik bir anlayışa teslim edilmiştir. Bu da hem şehircilik hem de yönetim kalitesi açısından İstanbul’u geriye götürmüş, halkın günlük yaşamını doğrudan etkilemiştir. Şehir artık sorunlara çözüm üretmiyor, aksine sorunların merkezi haline gelmiş durumda.

BİR PAYİTAHTA YAZIK OLUYOR

Bir zamanlar dua ile fethedilen, secdelerle yoğrulan, hakkaniyetle yönetilen İstanbul, bugün ne yazık ki kendi ruhuna yabancılaşmıştır. Payitaht olmak, sadece geçmişte kalmış bir ünvan değil; sorumluluk, emanet ve adaletle taşınması gereken bir yükümlülüktür. Lakin bu yük, ehline verilmediğinde; şehir de millet de bunun faturasını öder. Günümüz İstanbul’u, bu sorumsuzluğun bedelini ödemekte.

Bir şehrin ruhu, yalnızca yollarında değil; yönetenlerinde saklıdır. Fatih’in adalet anlayışıyla fethedilen İstanbul, bugün partizanlıkla, şahsi çıkarlarla yönetilmekte. Bu durum, sadece hizmet kalitesini düşürmekle kalmaz; halkın umudunu da kırar. İstanbul’un ihtiyacı olan şey; rant değil, vizyon; polemik değil, hizmettir.

İstanbul, sıradan bir şehir değil; ümmetin göz bebeğidir. Her taşının bir geçmişi, her camisinin bir duası, her sokağının bir hafızası vardır. Bu şehir ihmal edilemez. Belediyecilik anlayışının salt beton yığınına dönüşmesi, şehrin tarihi misyonunu yerle bir etmektedir. Payitahta bu yapılmamalıydı. Bu aziz şehir, Fatih’in emanetidir ve emanete ihanet edilmiştir.

Şimdi yapılması gereken şey; geçmişin ruhunu yeniden diriltmek, bu şehri ehil insanların eline teslim etmek ve İstanbul’u tekrar dua ile anılan, hizmetle yücelen bir payitaht haline getirmektir. Aksi halde bu girdap, yalnızca İstanbul’u değil; Türkiye’yi de içinden çıkılmaz bir karanlığa sürükleyecektir.

UNUTULMAMALIDIR Kİ,

“İstanbul’a hizmet liyakat ister; vizyon eksikse şehir kaybeder, millet bedel öder.”

SAYGILARIMLA!