Bir hukukçu gözüyle Narin Güran davası

Abone Ol

“Aile İçi Şiddetin ve Adaletin Karanlığı Aydınlatma Anatomisi”

Diyarbakır’da 8 yaşındaki Narin Güran’ın vahşice öldürülmesi, yalnızca bir ailenin değil, bir toplumun vicdanını ve değerlerini sorgulatan trajik bir olaydır. Küçük bir çocuğun, en yakınları tarafından yaşam hakkının elinden alınması, Türkiye’deki aile yapısı, toplumsal ahlak ve hukuk sistemimizin işleyişine dair derin bir muhasebe gerektiriyor. Mahkeme, anne Yüksel Güran, ağabey Enes Güran ve amca Salim Güran’ı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Cesedin taşınmasına yardım eden Nevzat Bahtiyar ise 4 yıl 6 ay hapis cezası aldı.

Bu yazıda, Narin’in trajik ölümü üzerinden aile içi şiddeti, Türk toplumundaki aile yapısının değişen dinamiklerini ve Türk hukuk sisteminin bu tür olaylara nasıl cevap verdiğini bir hukukçu gözüyle analiz edeceğim.

BU OLAY SADECE BİR ÇOCUĞUN ÖLÜMÜ DEĞİL, AİLE VE TOPLUMUN ÇÖKÜŞÜDÜR

Narin Güran’ın öldürülmesi, Türk toplumunun aileyi kutsal bir yapı olarak idealize eden anlayışına ciddi bir darbe indirdi. Geleneksel Türk ailesi, güven, sevgi ve dayanışma üzerine inşa edilmiş bir yapı olarak görülür. Ancak Narin’in ölümü, aile içindeki gizli şiddet, istismar ve ihmalin ne kadar derinlere işleyebileceğini gözler önüne serdi.

Anne, ağabey ve amcanın suça iştirak ettiği bu davada, aile bağlarının bir çocuğun yaşamına kasteden bir karanlığa dönüşmesi, hukukçular ve sosyologlar için alarm zillerini çaldırmalıdır. Bu tür olaylar, yalnızca bireysel suçlar değil, aynı zamanda toplumsal birer felakettir. Biz hukukçuların ve sosyologların bu noktada titreyip kendimize gelerek, toplumsal dinamiklere yönelik aktif bir rol almamız gerekmektedir.

TÜRK HUKUKUNDA AİLE İÇİ ŞİDDETİN SEBEBİ YETERSİZLİK Mİ? DAHA ETKİN NE YAPILABİLİR?

Türk Ceza Kanunu (TCK), aile içi şiddet ve cinayetlere karşı caydırıcı düzenlemeler içermektedir. Narin Güran davasında sanıklar, TCK’nın 81/1. maddesi (kasten öldürme) ve 82/1-d-e maddeleri (üstsoy veya altsoya karşı işlenen cinayet ve çocuğa karşı suç) uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır.

Bu karar, hukukun adaleti sağlama misyonunu yerine getirdiğini göstermektedir. Ancak böylesi olayların önlenmesi için yalnızca cezalandırma mekanizması yeterli değildir. Türk hukukunda, özellikle aile içi şiddeti önleyici düzenlemelerin daha etkin bir şekilde hayata geçirilmesi gerekmektedir.

6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, şiddetin erken aşamada tespiti ve mağdurların korunması için önemli hükümler içermektedir. Ancak bu tür mekanizmaların ne derece etkin kullanıldığı tartışmalıdır. Örneğin, Narin Güran gibi bir çocuğun öldürülmeden önce sosyal hizmetler ya da kolluk kuvvetleri tarafından tespit edilememesi, uygulamada ciddi eksikliklerin bulunduğunu ortaya koymaktadır.

Öte yandan, 6284 sayılı kanun, kadın cinayetleri ve aile içi şiddeti önlemek amacıyla önemli bir adım olsa da, bazı durumlarda bu kanunun yetersiz kaldığı, hatta kimi olayların tetikleyicisi olabildiği eleştirileri de bulunmaktadır. Bu durum, mevcut yasal düzenlemelerin eksikliklerini giderme gerekliliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

TOPLUMUN SESSİZLİĞİ BÖYLE SUÇLARA ORTAKLIKTIR

Toplum olarak, aile içi şiddet ve istismar olaylarına karşı duyarsız kalmamız, bu tür trajedilere zemin hazırlayan en büyük etkenlerden biridir. Komşular, akrabalar ya da çevredeki herhangi bir birey, Narin’in yaşadığı sorunları fark etmiş olabilir. Ancak bu farkındalığın eyleme dönüşmemesi, küçük bir çocuğun ölümüne giden yolu açmıştır.

Cenaze sırasında insanların suskunluğuna tepki gösteren bir kadının susturulması, olayın toplum tarafından bilindiğini, fakat kimsenin şu veya bu sebepten dolayı konuşmadığını göstermiştir. “Neme lazımcılık” ve “karışmama” düşüncesi, bu tür olayların belki de sonsuza dek aydınlanmasının önüne geçmektedir.

TCK’nın 278. maddesi, suçun yetkili makamlara bildirilmemesini suç sayar. Bu bağlamda, Narin’in yaşadığı sıkıntıları bilen ya da fark eden bireylerin sessiz kalması, onların da hukuki ve ahlaki sorumluluk taşıdığı anlamına gelir. Toplumun bu tür olaylara karşı duyarsız kalması, aile içi şiddetin görünmez bir norm haline gelmesine neden olmaktadır.

ADALETİN TECELLİSİNİ UMARKEN EKSİKLİKLERİ DE GÖRMEMİZ GEREKİYOR

Mahkemenin kararı, Türk hukukunun bu tür olaylara karşı caydırıcılığını ve kararlılığını göstermiştir. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları, suçun vahametini ve adaletin tecellisini ortaya koymaktadır. Ancak Nevzat Bahtiyar’a verilen 4 yıl 6 ay hapis cezası, bazı çevrelerce eleştirilebilir.

Nevzat Bahtiyar’ın cesedi taşıdığını itiraf etmesi, suçun aydınlatılmasında önemli bir rol oynamış olabilir. Ancak suça dolaylı yoldan iştirak eden bireylerin daha ağır cezalar alması gerektiği yönündeki toplumsal beklentiler de göz ardı edilmemelidir.

SONUÇ OLARAK

Narin Güran davası, yalnızca bir hukuk davası değil, aynı zamanda toplumsal bir yüzleşme ve sorumluluk çağrısıdır. Adaletin sağlanmış olması, bir çocuğun kaybını telafi edemez. Ancak bu karar, gelecekte benzer trajedilerin yaşanmaması için bir ders niteliği taşımalıdır.

Toplum olarak, aile içi şiddet ve istismar olaylarına karşı daha duyarlı ve etkin bir mücadele içinde olmalıyız. Hukuk sistemi, sadece cezalandırıcı değil, önleyici tedbirlerle de güçlendirilmelidir. Narin’in hikayesi hepimize bir uyarıdır.

Çocuklarımızın hayatını korumak, hem bireysel hem de toplumsal bir sorumluluktur.

Adaletin terazisi şaşmadı. Ancak vicdanlarımızın sessizliği, daha çok çocuğun yaşam hakkını elinden alabilir. Bu nedenle hep birlikte, “Bir Daha Asla” diyerek hareket etmeliyiz.

Unutmayalım:

“Narin’in hayatı, hepimiz için bir hatırlatma olmalıdır: Çocuklarımızın hayatını korumak, en temel insanlık borcumuzdur.”