BİR HOZAT OVACIK BİR DE…

1969 güzü…

Abone Ol

BİR HOZAT OVACIK BİR DE…

1969 güzü…

Malatya Atatürk Ortaokulunu bitirmiş, Tunceli Yapı Enstitüsünü yatılı olarak kazanmıştım.

Sınav sonucunu öğrenmek için ikide bir gittiğim, o zaman Hükümet Binası ikinci katında işini yapan Milli Eğitim’e çıktım. Kaleme yürüdüm. Kapıda, hep sorduğum memur hanımla karşılaştım.

-Sınav sonuçları geldi mi? dedim…

-Geldi. Adın ne senin? dedi. Söyledim.

-Ay vallahi sen kazandın! demez mi…

İşte o anki yüzünü hala unutmadığım, ressam olsam resmini yapabileceğim, yaşıyorsa hayırlı ömürler, vefat etmişse rahmet dilediğim uzun boylu memur hanım içeriye döndü, listeye baktı,

-Evet, kazanmışsın dedi.

Sanki uçmaya başladım…

Yolcuydum yani.

O tarihlerde yatılı okul kazanmak, insanın hayatını kurtarmasıydı.

Ne demek, her şeyin devletin üstüne; mezun olunca da işin hazırdı.

Ailemin ihtiyacı hiç yoktu ama o tarihlerde yatılı okul kazanan çocuklar ailelerinin de hayatını kurtarıyordu.

Aileler, nasıl kızlarını şehre verip, köyün işinden gücünden kurtulmasını isterse, erkek çocuklarının da okuyarak köyden kurtulmasını istiyordu.

Ama, çocuk okutmak para demekti.

-Yatağımı satar okuturum! sözü bu şartların çocuğuydu işte.

Para şehirlideydi.

Şehirdeki en az maaşlı memur ailesinin yaşamı, köylünün ağasında yoktu.

Bu haberle, evde sevinçle hüzün ikiz kardeş olmuştu.

Evden ayrılacağım diye annem açık açık üzülüyor, babam belli etmiyordu tabii.

Okulun açılma zamanı yaklaşınca, hazırlık da başladı.

İhtiyaçlarımı temin etmek, ufak tefek almak için babamla şehre gittik. Babam o zaman Dilek muhtarı.

Hiç unutmam! Eski Millet Bahçesi, sonra Soykan Parkı, şimdi yenilenip kendini gösteren tarihi Teze Caminin bahçesinin yan tarafında, ABC mağazasının tam önünde, “Baba diş fırçası da alalım” demiştim…

Bu sevincin benim tarafımdan tek üzüntü verici yanı, ortaokulda okurken oturduğumuz dedemgilin evinin olduğu Niyazi Mahallesi takımında oynarken tanıdığım futbolcu arkadaşımın abisi Resul’un, “Yeni takım kuruldu. Sen de takıma alınacaksın” demesiydi.

Bu teklifi duyunca içim cığ etti!

Bundan mahrum kalacağım için çok üzüldüm. Mazeretimi söyleyince arkadaşım da üzüldü.

Okulların açılma zamanı geldi.

Babamla, Elazığ’a gitmek için otobüse bindik, yola revan olduk.

Yolun sağ tarafında bir yerde ihtiyaç molası verildi. Burası neresiydi, merak ediyorum doğrusu.

Saat dolunca, yolcuları toplamak için, “Haydi, kalkıyor!” anlamında birkaç korna sesi geldi otobüsten.

Babamın bu korna üzerine,

-Dağ gibi otobüsün kornasına bak! dediğini, zayıf kornanın otobüse yakışmadığını anlatmak istediğini hatırlıyorum.

Tunceli’ye aynı gün gidilip gelinemeyeceğinden, Elazığ’da otelde kaldık. Adı Divan Oteliydi.

Sabah erkenden kalktık. Bir lokantaya gidip taze ekmekle, bakır taslarda sıcak çorba içtik.

Sonra bir otobüse binip Tunceli yoluna koyulduk.

Otobüs firmasının adı Munzur’du.

Yol 86 Km. ama bu kısalığa bakmayın, her biri doksan, yüz derecelik döngelerle dağa tırmanılarak bitirilen bir uzunluk.

Pertek’ten geçtik, Pülümür’den geçtik, Harçik çayı kıyısından gittik, tam Munzur nehri ile Harçik’in birleşip altından aktığı köprüden geçip, Tunceli yazan ok yününe, sola döndük. Dönmeyip devam etseydik, Erzurum’a doğru gidecektik.

Köprüden Tunceli merkeze üç dört kilometrelik bir yol var.

Tunceli’ye girdik ve Atatürk Anıtının karşısındaki yazıhanenin önünde duran otobüsten indik.

Yol asfalt değildi. Stabilizeydi. Yorulmuştuk. Her halde üç saatten fazla sürmüştü.

Şehrin tabelasında, “Kalan-Nüfus 6000” yazıyordu.

Okulu sorduk, parmakla gösterdiler.

Çok güzel bir binaydı. Bahçedeki Atatürk Büstünün kaidesinde de,”Medeniyet şahikasının merdiveni sanattır” diye Atatürk’ün sözü yazıyordu.

Bizden önce gelen Malatyalı arkadaşlarla tanıştık hemen. Kayıt olup, bavulumuzu, bana verilen dolaba koyduk, yanımızda getirdiğimiz köcekle kapatıp, hep beraber çarşıya indik.

Elazığ’a gidecek dolmuşa babam için bilet aldıktan sona, hep beraber yamaçtaki çay bahçesine gittik, oturduk. Kimimiz çay, kimimiz oralet içtik.

Dolmuşun saati gelince vedalaştık, babam minibüse bindi.

Dolmuşun arka camında, “Ya Düzgün” yazıyordu ki, bir efsane kişi ve ziyaret adıydı.

O arada, koştum, arabada yemesi için bir seyyarda satılan pırıl pırıl, cam gibi, bordo, kırmızı, bizim Pütürge’de de çok yetişen, çok şirin üzümden yarım kilo aldım, dolmuşta oturan babamın eline koydum.

Dolmuş kalktı, karışık duygularla birbirimizden ayrıldık.

Şimdi düşünüyorum ve anlıyorum ki, bu ayrılığın acısını çeken babamdı…Hepimizin geçmişine rahmet olsun. Nur içinde yatsınlar.

Evet… Tunceli benim için, şehir olarak tam bir hayal kırıklığıydı.

Altı bin nüfuslu şehir. Yüz beş bin nüfuslu Malatya’dan gidince…

Şehirde tek bir saatçi vardı, o da Malatyalıydı.

Çocuk aklımla ve tüm içtenliğimle, “Beni buraya vali yapsalar, gelmem” diyordum.

Okula çok çabuk ısındık.

En başta yemekler çok güzeldi.

Biz evimizdeyken, Malatya’nın, yerli domates, biberi, salatalığı çıkmadan, dışardan geleni yemeklik için değil, tadımlık alırdık. Okulda, o turfanda sebzelerle yapılmış yemekler çıkardı.

Bir de şunu ilginç gelmişti: Biz Antep tahin helvasını ekmekle yiyip karnımızı doyurmak için alırdık. Malatya’da helva ekmek yenen lokantalar vardı. Okulda, tatlı olarak çıkardı.

Allah Devletimize, Milletimize zeval vermesin!

Şehirde, bir de sonradan adını çok duyduğum, Avukat Kemal Burkay’ın tabelasını hatırlıyorum.

Şehrin bir yanı dağdı ve Düldül Tepesi denen doruk vardı, bu doruğa yakın bir yerde de, “Önce Vatan” yazısı yazılıydı. Buraya çıkıp, bu yazının harfleri arasından bir miktar toprak alıp hatıra olarak Malatya’ya getirmiştim.

Tunceli’de bir sene okudum.

Birinci sınıfın sonunda, matematik, fen, Türkçe dersleri iyi olanların katıldığı bir sınavı geçerek Erzurum İnşaat Teknisyen Okulunu kazanıpErzurum’a gittim.