BİRİNCİ İTTİFAK:
MALAZGİRT RUHU VE KÜRT-TÜRK KARDEŞLİĞİNİN DOĞUŞU
1071 Malazgirt Meydan Muharebesi, Anadolu’nun kaderini değiştiren bir zaferdir. Ancak bu zafer, sadece Sultan Alparslan’ın cesareti ve stratejik dehasıyla değil; bölgedeki Kürt aşiretlerinin gönülden desteğiyle mümkün olmuştur. Kürtler, Doğu Anadolu’nun asli unsurları olarak Alparslan’ın çağrısına cevap vermiş, Bizans’a karşı Selçuklu ordusunun arka hattını tahkim etmiş ve zaferin zeminini sağlamlaştırmıştır. Bu ilk ittifak, Türklerle Kürtler arasında “kader ortaklığı” fikrinin başlangıcıdır.
Bu dönemde Kürtler, Selçuklu düzeninde önemli konumlar edinmiş, beylikler kurmuş, hem siyasi hem askeri sistemin asli unsuru haline gelmişlerdir. Selçuklular açısından da Kürtlerin desteği Anadolu’nun hızla fethinin anahtarı olmuştur. Malazgirt İttifakı, iki halk arasında tarihe dayalı bir kardeşliğin temelini atmıştır; bu topraklarda yeni bir medeniyetin birlikte inşa edilmesine vesile olmuştur.
Malazgirt’te kurulan ittifakın en önemli sonucu, iki halkın aynı coğrafyada birbirine yaslanarak var olacağı, birbirinin omuzdaş, sırdaş ve kader arkadaşı olacağı gerçeğinin kabulüdür. Anadolu artık sadece Türklerin değil; aynı zamanda Kürtlerin de yurdu olmuş ve bu ortaklık bin yıl sürecek bir yolculuğun kapısını açmıştır.
İKİNCİ İTTİFAK:
YAVUZ SULTAN SELİM’İN DOĞU SEFERİ VE KÜRT AŞİRETLERİNİN STRATEJİK DESTEĞİ
1514 yılında Çaldıran Ovası’nda Osmanlı-Safevi mücadelesi yaşanırken Kürtler bir kez daha tarihi bir tercihte bulundu: Safevi yayılmacılığına karşı Osmanlı’nın yanında yer aldılar. İdris-i Bitlisi’nin önderliğinde pek çok Kürt beyliği Yavuz Sultan Selim’e destek verdi. Bu destek sadece askeri değil, siyasi ve mezhebi bir duruştu; Osmanlı Sünniliğinin yanında yer alarak bölgedeki dengeleri etkilediler.
Bu ikinci ittifak, Osmanlı’nın doğuda hakimiyetini tahkim etmesini sağladı. Kürtler de bu desteğin karşılığında özerklik, içişlerinde serbesti ve kendi düzenlerini sürdürme imkanı kazandı. Kürtler açısından Osmanlı ittifakı; dini barış, siyasal istikrar ve kendi kimliklerinin korunması anlamına geliyordu. Osmanlı için ise bu ittifak, doğuda güçlü bir tampon ve sadık bir destek anlamına geliyordu.
Ancak zamanla artan merkeziyetçilik, Tanzimat ve Islahat dönemleriyle birlikte bu özerklik daraltıldı, Kürtler zamanla merkezileşen Osmanlı bürokrasisinin mağduru olmaya başladılar. Bu durum ilerleyen yüzyıllarda Kürtlerin de Osmanlı içindeki huzurunu sarstı. Buna rağmen Çaldıran ve sonrası ikinci ittifak dönemi, karşılıklı çıkarlar ve güven üzerine inşa edilmiş başarılı bir örnek olarak hafızalarda kaldı.
ÜÇÜNCÜ İTTİFAK:
MİLLİ MÜCADELEDE KÜRTLERİN DESTEĞİ VE KEMALİZMİN KÜRTLERE İHANETİ
20. yüzyıl başında Anadolu’nun işgali ve Kurtuluş Savaşı sırasında Kürtler bir kez daha Türklerle omuz omuza verdiler. Erzurum ve Sivas kongrelerinde Mustafa Kemal’in bizzat çağrısıyla Kürtler bu mücadeleye ortak edildi. Millî Mücadele yıllarında Kürtler cephelerin korunmasında, iç isyanların bastırılmasında ve Anadolu’nun birliğinin sağlanmasında canla başla mücadele ettiler.
Ancak Cumhuriyet’in ilanı ve yeni rejimin ideolojik tercihi, bu ittifakı Kürtler için ağır bir hayal kırıklığına çevirdi. Laik ve merkeziyetçi devlet anlayışı, Kürt kimliğini yok saydı; medreseler kapatıldı, Kürtçe yasaklandı, Kürt ileri gelenleri ve uleması tasfiye edildi. Bir zamanlar ortak zafer için mücadele eden iki halkın arasına güvensizlik duvarları örüldü. Devletin güvenlikçi politikaları Kürtleri sistemin dışına itti; Kürtler hem sosyal hem kültürel hem de siyasal olarak ağır bedeller ödedi.
Cumhuriyetin ilk döneminde yapılan bu tarihi hata, PKK gibi bir terör örgütünün doğmasına zemin hazırladı. Türkiye hem Kürtlerin gönlünü kaybetti hem de enerjisini ve kaynaklarını onlarca yıl boyunca bu sorunu yönetmekle harcadı. Oysa Millî Mücadele yıllarındaki samimi kardeşlik korunabilseydi, Kürt meselesi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihine böyle ağır bir sayfa olarak kazınmayacaktı.
DÖRDÜNCÜ İTTİFAK:
ERDOĞAN DÖNEMİNDE YENİ BİR KÜRT-TÜRK-ARAP KARDEŞLİĞİ
Bugün Türkiye, tarihin dördüncü büyük Kürt-Türk ittifakının eşiğinde. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tanımladığı “Kürt-Türk-Arap ittifakı” hem Türkiye’nin iç barışını hem de Ortadoğu’nun geleceğini yeniden şekillendirme iddiasında. Erdoğan’ın liderliğinde Kürtlerin siyasette, kültürde ve ekonomide görünürlüğü artmış; çözüm süreçleriyle birlikte Kürt meselesinin demokratik yollarla çözümü için adımlar atılmıştır.
Bu ittifak, sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir mesele değil, aynı zamanda bölgesel bir stratejik denklemin parçasıdır. Türkiye’nin sınır ötesinde Kürtlerle geliştirdiği ilişkiler, PKK’nın silah bırakma süreci, Ortadoğu’da Türkiye’nin Arap dünyasıyla kurduğu yeni ilişki biçimleri bu dördüncü ittifakın stratejik boyutlarını yansıtır. Erdoğan’ın inşa etmeye çalıştığı bu yeni ittifak, geçmişten alınan derslerle ve bölgenin yeni gerçekleriyle şekillenmektedir.
Ancak bu ittifakın kalıcı olması için geçmişin acılarının tedavisi şarttır. Kürtlerin uğradığı adaletsizliklerin kabulü ve telafisi; kültürel, siyasi ve ekonomik eşitliğin tesis edilmesi gerekiyor. Erdoğan döneminde başlatılan bu sürecin geleceğe taşınması için karşılıklı güvenin güçlendirilmesi ve ortak kader anlayışının yeniden inşası zaruridir.
KADERİN ORTAK YAZGISI
Kürtler ve Türkler tarih boyunca birçok kez aynı kaderi paylaşmış, sevinçte ve kederde ortaklaşmış iki kadim halktır. Malazgirt’te, Çaldıran’da ve Millî Mücadele’de yaşananlar bunun en somut örnekleridir. Bugün dördüncü ittifakla bu tarihî bağ yeniden kuvvetlenebilir; ancak bu ittifak geçmişteki gibi yalnızca stratejik çıkarların değil, gerçek bir kardeşliğin ve adaletin üzerine inşa edilmelidir.
Türkiye’nin iç barışı, Kürt meselesinin adil bir şekilde çözülmesine bağlıdır. Sadece ekonomik kalkınma değil, Kürtlerin kültürel ve siyasal haklarının eşit yurttaşlık temelinde tanınması, gerçek bir kardeşliğin tesis edilmesi için şarttır. Türkiye’nin doğusunda huzur olmadan batısında refahın, kuzeyinde adalet olmadan güneyinde barışın olamayacağı artık bir gerçektir.
Bu yeni ittifakın başarısı, geçmişin yanlışlarının inkârı ile değil, bu yanlışlarla cesur bir yüzleşme ile mümkün olabilir. Kürtler de Türkler de tarihin ortak sınavlarından geçerek bugüne geldiler. Artık birbirlerine bakışlarında samimiyet, güven ve iyi niyetin hâkim olması gerekiyor.
Son olarak bilinmelidir ki bu topraklarda güçlü bir Türkiye, ancak Kürt’üyle Türk’üyle Arap’ıyla bir arada ve eşit bir kardeşlik zemini üzerinde yükselebilir. Ortadoğu’daki barış arayışları da bu birlikteliğin başarısına bağlıdır. Türkiye, bu kadim ittifakı hak ettiği yere taşırsa sadece kendi milletine değil; mazlum coğrafyalara da umut olacaktır.
UNUTULMAMALIDIR Kİ,
“Kürt’ün de Türk’ün de yolu birdir; çünkü kaderleri ortaktır.”