Bu ülke garip bir ülke, insanlar çok daha garip… Öyle ki, “Başka yerde yaşayamam” derler ya, işte o yer bu yer. Sen olmazsan ben buralarda yaşayamam diyenlerin bile birbirinden bu kadar ayrı düştüğü, aynı meseleye bakıp bambaşka yerlere savrulduğu bir coğrafya. Bir yanda bayrak için canını vermeye hazır olanlar, diğer yanda o bayrağı lekelemeye çalışanlar… Ama işin ilginç tarafı, çoğu zaman kimin neyin yanında durduğunu anlamak, bir çizgi çekmek de o kadar kolay olmuyor.
İKİ YÜZLÜLÜĞÜN EN AÇIK HALİ: ÇİFTE STANDART
Geçenlerde eski bir arkadaşla oturup memleket meselelerini uzun uzun konuştuk. Kendini büyük bir milliyetçi olarak tanıtan, yıllarca Ülkü Ocakları’nda bulunmuş, Milliyetçi Hareket Partisi’nin alt kademelerinde görev yapmış birisi… Vatan, millet söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmayan türden. Fakat sohbet ilerledikçe bazı şeyler dikkatimi çekti.
Malum, bir süredir ülke gündeminde terörle mücadele ve olası bir af konusu konuşuluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TBMM’de yaptığı “Gelin el ele verelim, milletimizin bin yıllık kardeşliğine sokulan hançeri hep beraber çıkartalım” çağrısı, hepimizde farklı düşüncelere yol açtı. Ben de arkadaşıma, “Bu meselede ne düşünüyorsun?” diye sordum. İlk cümlesi netti:
“Devlet PKK’lıları affetmek için bu son açılımı yaptı ve PKK’lıları affetmek ihanettir!”
Onun gözünde PKK’lı bir teröristi affetmek, şehitlerin kemiklerini sızlatmaktı. Bu konuda söylediklerine büyük oranda katılıyorum. Terörle kan döken, ocak söndüren kim varsa affa layık değildir. Bu, tartışmasız bir gerçek.
Fakat işin ilginç yanı burada başlıyor… Aynı kişi, iki kardeşinin FETÖ terör örgütüne üye olmaktan cezaevinde yattığını söylediğinde işin rengi birden değişti. Bir yanda PKK’ya karşı haklı bir öfke, diğer yanda FETÖ söz konusu olduğunda affı dört gözle bekleyen bir umut… Sormadan edemedim:
“PKK da, FETÖ de terör örgütü değil mi? İkisi de bu ülkeye ihanet etmedi mi? İkisi de ocaklara ateş düşürmedi mi?”
Aldığım cevap şaşırtıcıydı:
“O başka bir şey.”
O başka bir şey… İşte bizim en büyük meselemiz bu: Çifte standart. Terör, adı ne olursa olsun terördür. Silahı tutan el farklı olabilir, ama namlunun ucundaki can aynı candır. Bu ülkede akan kan, hangi örgüt dökerse döksün, aynı ocaklara ateş düşürmüştür. Şimdi soruyorum: Birinin affına göbek atarken diğerinin affından bahsedilince tırnaklarını yemek hangi adalet duygusuna sığar?
AF VE TOPLUMSAL BARIŞ: GEÇMİŞTEN DERS ALMAK
Türkiye’de af yasaları, tarih boyunca farklı gerekçelerle çıkarıldı. Kimi zaman toplumsal barış adına, kimi zaman siyasi hesaplarla gündeme gelen bu aflar, sadece adli mahkûmları değil, terör suçlularını da kapsadı. Özellikle 2000 yılındaki Rahşan Affı sürecinde, yalnızca adi suçlular değil, terör örgütü üyeleri de cezaevlerinden salıverildi. O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in imzaladığı kararlarla birçok PKK ve DHKP-C militanının affedilmesi, toplumda ciddi tepkilere yol açtı. Ancak bütün bu tartışmalara rağmen, Türkiye’nin geçmişi affetmekle yüzleşmekten asla kaçınmadı.
Bugün ise yine bir af tartışması kapımızda. Kimi, bu affın yalnızca belirli gruplara yarayacağını düşünse de, tarih gösteriyor ki her af toplumu derinden etkiler. Affedilenler arasında farklı siyasi görüşlerden, farklı geçmişlerden gelen insanlar olur. Bu tür aflar, yalnızca mahkûmların değil, onların ailelerinin de hayatını yeniden kurmasına vesile olur. Toplumsal barışın kapılarını aralarken, geçmişin kin ve nefret yükünü hafifletme şansı sunar.
Unutmamak gerekir ki barış, yalnızca silahların susması değil, kalplerdeki öfkenin de dinmesidir. Çıkacak olan her af, geçmişte olduğu gibi yine tartışmalara yol açacaktır. Ancak gerçek barış, adil bir affın ardından, kardeşlik duygularının yeniden yeşermesiyle mümkündür. Türkiye, defalarca bu sınavdan geçti. Şimdi önümüzde yeni bir fırsat var: Barışa bir adım daha atmak ve hep birlikte geleceği inşa etmek.
BALDIRAN ZEHRİNİ İÇMEK: BARIŞ İÇİN CESARETİN SINAVI
Elbette, birçok insan terör olaylarıyla yaşanan acılardan dolayı affa sıcak bakmayabilir. Şehitlerimizin hatırası, anaların gözyaşları ve yıllarca süren mücadelenin yükü, affı kabullenmeyi zorlaştırıyor. Ancak bazen büyük yaraları sarmak için acı ilaçlar içmek gerekir. Eğer bu af, topluma huzur ve barışı getirecekse, kin ve nefretin yerine kardeşliği koyacaksa, belki de hep birlikte baldıran zehrini içme vakti gelmiştir. Barışa ulaşmak, geçmişin acılarını unutmak değil, o acılardan ders çıkarıp geleceği inşa etmek demektir.
Unutulmamalıdır ki, büyük milletler affetmeyi de bilir. Barış, bir zayıflık değil, aksine büyük bir cesaretin göstergesidir. Affetmek, düşmanı haklı çıkarmak değil, onun nefretine teslim olmamaktır. Bugün hep birlikte el ele verip, kin ve öfkenin yerine umudu koyarsak, yarınlarımız daha güçlü, kardeşliğimiz daha sağlam olacaktır. Ne demişler: “Affetmek, geçmişi değiştirmez ama geleceği aydınlatır.” Belki de o aydınlığa ulaşmak için bu kez fedakârlık sırası bizdedir.
ARKADAŞIMIN ÇELİŞKİSİNİN DERİNLİĞİ: İKİLEMİN ADI NE?
Bu arkadaşımla sohbetimiz derinleştikçe fark ettim ki, mesele sadece terör ya da vatan sevgisi değil; asıl sorun, insanların kendi düşüncelerindeki çelişkileri fark edememesi. PKK konusunda haklı olarak affa karşı çıkan ve bunu bir ihanet olarak nitelendiren bu arkadaşım, son birkaç seçimdir CHP’ye oy verdiğini de gururla ifade etti. Ona, “Peki, senin oy verdiğin parti, HDP ile yani senin nefret ettiğin PKK’nın siyasi uzantılarıyla ittifak kuruyor. Bu durumda, senin CHP’ye oy vermen, dolaylı olarak PKK’yı desteklemek anlamına gelmiyor mu?” diye sorduğumda, aldığı pozisyon bir anda değişti. Yüzündeki sert ifade yerini savunmacı bir tavra bırakırken, cevabı kısa ve netti:
“O ayrı, bu ayrı.”
Oysa mesele tam da burada düğümleniyor. Kendi düşüncelerimizde bile tutarlılığı koruyamıyorsak, başkalarına nasıl doğruluk dersi verebiliriz? PKK’yı affetmeyi hainlik olarak görüyorsun ama PKK’nın siyasi uzantısıyla iş birliği yapan bir partiye oy vermekte sakınca görmüyorsun. Bu, sırf işimize geldiği gibi düşünmenin, ilkelerden çok duygularla hareket etmenin açık bir örneğidir. Ne yazık ki, bu çelişki sadece bir kişiye özgü değil; toplumun her kesiminde farklı şekillerde kendini gösteriyor. Gerçek adalet, tutarlılıkla mümkündür. Aksi halde, savunduğumuz değerlerin bir anlamı kalmaz.
BARIŞIN KAZANDIRACAKLARI
Barışmanın neresi kötü?
Bu topraklar, yüzyıllar boyunca farklı milletlerin, farklı inançların bir arada yaşadığı bir yer oldu. Kardeşlik, türkülerimizin, hikâyelerimizin, masallarımızın ana mayasıydı. Son kırk yıldır ise bu maya bozulmaya, bu kardeşlik parçalanmaya çalışıldı. PKK’sı, FETÖ’sü, DEAŞ’ı… Her biri aynı planın farklı piyonlarıydı. Amaçları belliydi: Kardeşi kardeşe kırdırmak, Türk’ü Kürt’e düşman etmek, Alevi’yi Sünni’den koparmak…
Peki başardılar mı?
Bu millet, onca acıya rağmen hâlâ bir arada. Terör örgütlerinin kanlı planlarına rağmen, hâlâ omuz omuza. Şimdi, elimizde bir fırsat var. Barışa bir adım atma, birbirimizi affetme, kin ve nefreti bir kenara bırakıp yeni bir sayfa açma fırsatı… Bunu neden reddedelim?
TERÖRÜN BU ÜLKEYE KAYBETTİRDİKLERİ
Terör, bu ülkeye sadece kan ve gözyaşı getirmedi; ekonomik olarak da, sosyal olarak da bizi yıllarca geri bıraktı. Yüz milyarlarca liramız, terörle mücadelede harcandı. O paralarla okullar yapılabilir, hastaneler inşa edilebilir, iş sahaları açılabilirdi. Ama biz, gençlerimizi silahların gölgesinde büyüttük. Dağda gezen çobanımız bile korkuyla adım attı.
Terör yüzünden binlerce ana, evladının tabutuna sarıldı. Kimi vatan için can verdi, kimi hain emellere alet oldu. Oysa biz bu topraklarda kardeşçe yaşamayı, sevinci de acıyı da paylaşmayı bilen insanlardık. Bizi birbirimize kırdıran, asıl düşmandır.
GERÇEK VATAN SEVGİSİ VE BÜYÜK DEVLET OLMAK
Benim vatan sevgim tartışılmaz. Üzerinde yaşadığım toprağa, dalgalanan bayrağa, okunan ezana göz diken kim olursa olsun karşısında dururum. Ama şunu da bilirim ki, büyük devletler affetmeyi de bilir. Geçmişin yaralarını sararken, geleceğe umutla bakar.
Affetmek, unutmak demek değildir. Barışmak, ihaneti görmezden gelmek değildir. Barış, geleceğe dair bir umut taşımaktır. Gençlerin dağa çıkmadığı, anaların gözyaşı dökmediği, silahların sustuğu bir Türkiye hayal etmektir.
Ve unutmayalım:
Bu kardeşlik hukukuna katkıda bulunan kim olursa olsun, tarih onları büyük insanlar olarak yâd edecek ve adları altın harflerle tarihe yazılacaktır.
BARIŞIN NERESİ KÖTÜ?
Barışa sırt çevirmek kolaydır. Nefretle yaşamak, kindar olmak, öfkeye teslim olmak kolaydır. Zor olan, affetmektir. Kardeş elini tutmak, yarınları birlikte inşa etmektir. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Terörsüz, kardeşçe yaşanan bir ülke… Başka hiçbir şeye değil.
Ve son olarak, şunu hatırlatayım: Barış, yalnızca düşmanını değil, kendini de affetmektir. Geçmişin yükünü bırakmak, geleceğe umutla bakmaktır. Çünkü kin, bir taş gibi kalbimizde ağırlaşır. O taşı bırakmadıkça, huzura erebilmek mümkün değildir.
Öyleyse gelin, o taşı bırakalım. Kardeşliğe bir şans verelim. Barışın neresi kötü?
Ne mutlu kardeşliği büyütenlere… Ne mutlu barışın sesini yükseltenlere… Ne mutlu Terörsüz ve barış dolu bir Türkiye’ye inananlara!
Saygılarımla,