1942 Malatya’sı. 15 yaşında bir çocuk, adı Nevzat Çetinkaya. Malatya Lisesi öğrencisi baba Paşa Çetinkaya, esnaf.
Nevzat kuşları çok severdi. Uçmak onun için çok güzeldi. Kuşlar her bahara en güzel sesler çıkartarak kanat çırpar, uçarlardı. Bütün güzellikler kuşlarda birikmişti sanki ve Nevzat için bebeklikten çocukluğa uzanan yıllarda içindeki kuş sevgisi de büyümüştü. Uçmak onun için bir tutku olmuştu.
Her gün batımında sokakta arkadaşlarıyla oyundan eve dönerken kuşların da yuvalarına son kanat çırpışlarını izler, her akşam babasına kuşları sorardı. Baba PAŞA Çetinkaya biricik oğlunun sonu gelmez sorularına Yakubi bir yürekle kalbi titreyerek cevaplardı. Baba tüm gün çıkar ilişkileri olan insanların dünyalık sohbetlerinden, sıkıcı insan tiplerinden bunalarak geldiği evinde yavrusunun bütün saflığıyla kuşları sormasını, uçma isteğini anlatmasını dinlerken dinleniyordu. Hz. Yakup’un hasret ve yorgunluktan körelen gözlerini Yusuf haberiyle açılması gibi baba Paşa’nın da akşama kadar kararan yüreğini oğlu Nevzat’ın meraklı sohbeti temizliyordu. Baba oğul bir uçma sevdasına kapılmışlardı ki kimse anlamıyordu, çoğuna da boş geliyordu bu konuşmalar.
Nevzat ile babası kimsenin olmadığı bir boyutta buluşuyor, dostluk kuruyorlardı. Kimse de onlara ulaşamıyordu. Nevzat gün içerisinde çıktığı yüksek ağaçları kimsenin cesaret edip yaklaşamadığı ama kendisinin uçar gibi atladığı yükseklikleri anlatırdı. Baba yüreği korkuyla dinler,
-“Aman oğlum sen yine de çok yükseklere çıkma, düşersin sakatlarsın kendini” derdi.
-“Yok baba ben düşmem benim kuşlar gibi sesim de güzel. Baba ben büyüyünce pilot olup gökyüzünde uçacağım. Bulutların üstünde uçar iken bir bulutun içinden geçip bizim mahallenin üstüne kadar geleceğim ve baba sen dükkanda çalışır iken tepede hızla geçeceğim. Sen de dışarı çıkar beni izlersin baba. Her gece ALLAH’tan diliyorum, uçak olmak istiyorum. Bak gör baba bir gün dualarım kabul olacak, pervaneleri kırmızı, gövdesi ağaç yaprakları gibi yeşil, kanatlarının üstü gökyüzü gibi mavi olacak. Baba ben rüyamda yüksek bir yerden atlıyor tam düşecek iken birden uçak oluyordum. Uçurtmalar, kuşlar bile bana yetişemiyordu ve baba sen beni göstererek gülüyordun, çok seviniyordun. Senin daha önce böyle güldüğünü görmemiştim BABA BANA BİR TEK SEN İNANIYORSUN, BEN UÇAK OLABİLİRİM DEĞİL Mİ?” derdi oğlu da…
-“He oğlum ALLAH dilerse olursun niye olmayasın ki! Ama yine de atlama bir yerden, kırarsın bacağını, yaralanır kolun, bileğin aslan oğlum.”
-“Aslan deme baba uçak de bana.”
-“Tamam, uçak oğlum.”
Mahallenin çocukları Nevzat’ın bu hayaliyle alay eder, uçamayacağını dillendirirlerdi. Kimse Nevzat’ın yüreğindeki uçma aşkını göremiyordu. Tarih boyunca ALLAH ve peygamber aşıklarını anlayamayanların uçma aşkını beklemek çölde her mevsimin bahar olmasını beklemek gibiydi.
Baharın kuş kanatlarını güçlendirdiği bir Malatya sabahında uçakların geçiş sesiyle Nevzat yatağından fırladı. Rüyasında yine uçuyordu. O gün bu gün müydü? Evin kapısından çıkarak arka taraftaki tahta merdivenden evlerinin damına çıkmaya başladı. Hafiften mırıldanıyordu, “Baba uçak olacağım, uçacağım kimse bana kavuşamayacak. İnanmayan mahalleli görsün bakalım.” Nevzat evlerinin damına çıktığında ellerini asker selamı veren nefer gibi siper ederek güneşin yeni uyanmış gözlerini kamaştıran ışıklarını uzaklaştırarak sesini duyduğu uçağı aradı. Uzaklarda ardında bulut bırakarak küçülmüş uçağı gördü ve hiç düşünmeden damdan o yöne doğru koşarak, “BEN BÖYLE UÇACAĞIM PİLOT OLACAĞIM BENİ BÖYLE GÖRECEKSİNİZ…” diyerek atladı. Havadayken hala gözü uçaktaydı boşlukta yere düştü, yaralandı. Mahalleli hemen toplanıp ev halkına haber verdi. Anne ağıtla Nevzat’ı yerden alıp göğsüne bastı. Mahalleli babaya da haber ulaştırdı. Elindeki işini yere atıp koşan baba eve geldiğinde Nevzat tahta sömiye üstünde serili yatakta yatmaktaydı. Baba yüreğinde göklere çıkardığı evladını öyle kanadı kırık kuş gibi yatar vaziyette görünce hiç haykırmadığı kadar ağlayarak koştu. Üzerine yatar gibi incitmeden, kıyamadan gözyaşını oğlunun haline akıtmaya başladı.
Nevzat daldığı uykudan uyanıp, “Baba ben uçak oldum. Bizim evin üstünde uçan uçağın ardından uçtum ama sonra düştüm. Baba ben uçak oldu sen gördün mü?” “Gördüm oğlum, görmez miyim. Neren ağrıyor oğlum, noldu sana?” “Baba düştüm ya dizim ağrıdı biraz, geçer baba ama gördün değil mi? Baba ben uçak oldum şimdi biraz uykum var baba uçak olmak için erkenden kalktım ya biraz uyuyam baba.” “Tamam oğlum uyu ama iyisin değil mi?” “İyiyim baba uçak oldum ya çok iyiyim ben.” diyerek Nevzat uykuya daldı.
Birkaç gün dalgın uykulu gezdi Nevzat ama birden sancılandı. Baba hastaneye kaldırmak için araç çağırttı, haber duyulunca tüm mahalleli kapıya birikmişti. Nevzatın arkadaşları kapıda bekleşiyorlardı. Baba kucağında Nevzat çıkınca hepsi birden, “Nevzat sen uçak oldun biz gördük” dediler. Nevzat hafiften gülerek, elini kaldırarak vedalaşır gibi salladı, sonra kendini baba kollarına bıraktı. Hastaneye götürüldükten birkaç saat sonra can verdi.
Baba yüreğ iöyle bir parçalanmıştı ki her şeyi Nevzat’ıyla yitirmiş gibiydi. Nevzat’ın ölümünün üzerinden haftalar geçmeden baba Gaziantep yoluna düştü. Taş ustaları bularak uçağa benzer mezar taşı yaptırtarak o günün ilkel şartlarında Malatya’ya getirmeye çalıştı. Yaptırdığı taş mezar iki defa yolda kırıldı, her defasında baba geri dönüp yaptırdı. Sonunda getirmeyi başarıp oğlunun mezarına bıraktı ve her yıl solan uçak mezar taşını yeşile kırmızıya ve maviye boyadı…
Bu olay Malatya’da yaşanıyor. Bu mezar şu an Sancaktar Mezarlığı’nda bulunuyor…