Baro kelimesi Fransızcadan gelme.
Çubuk, engel, bariyer anlamında.
Avukatlar, mahkeme salonlarında, parmaklıkla ayrılmış, baro denen ayrı bir bölmede otururlarmış.
İki bin dokuzda, yeni yapılmış, Malatya’nın ilk beş yıldızlı otelinde iftar yemeğiyle birlikte, Yeni Adli Yıl Açılış Töreni yapmıştık.
Davetiye programına, ‘İftar-Akşam Yemeği’ ibaresini yazdırmıştım.
Türkiye’de belki bir ilkti bu.
Ayrıca, program öncesinde, törene yakın saatlerde, salon dışındaki masalarda pasta, kola türünden yiyecek, içeceklerin bulundurması için Yönetim Kurulu Üyemiz, sonradan Baro Başkanımız Av. Enver Han’ı, sıkı sıkıya tembihlemiştim.
Meslektaşlarımıza gönderilecek program mesajında, bu ibarenin yazılmasını istediğim halde, gelen mesajda sadece ‘İftar yemeği’ yazıldığını okuyunca, görevliyi aradım, “Benim yazdırdığım gibi yaz yeniden gönder” dedim.
Alevi arkadaşlarımızın, Ramazan orucu tutmadıklarını ve de iftar kelimesini kullanmadıklarını, On iki İmam Orucunda da iftar değil, oruç açma dediklerini biliyorum.
Malatya Zeynel Abidin Vakfı Başkanı rahmetli Erdoğan Ünver Dede, bir gazetedeki köşe yazısında, asıl orucun Ramazan ayı orucu değil, Muharrem ayı orucu olduğunu yazmış, bununla ilgili(!) ayetlerin numaralarını eklemişti.
Ben belirtilen ayetleri tek tek incelemiş, ama iddiayla ilgili hiçbir husus görmemiştim.
Bunu, ilk gördüğümde, Erdoğan Dedeye aynen söyledim.
-Ben o ayetleri okudum. Senin yazdığınla bir ilgisi yok dedim.
-Beni, yakından takip ediyormuşsun demek ki dedi.
Adli Yıl Açılış Töreni bittikten sonra iftar saati geldi, yemeğe geçtik.
Bu arada, şunu da bir not olarak belirtmek istiyorum.
O dönem TSO Başkanımız, bana,
-Başkanım, ben iftar yemeğine katılamayacağım. Kızım doğum için hastaneye götürülmüş; gitmem lazım deyip ayrıldı.
TSO başkanımızın kızı bir avukat arkadaşımızın oğluyla evliydi.
O avukat arkadaşım da torun bekliyordu ama o hiç oralı değildi; onun doğum telaşı yoktu!
Demek ki, can derdinde olan, kaygı içinde olan gelinin kayınbabası değil, babası olurmuş.
Bu esprimi de yazmış olayım!
Bu “Baro” terimi nerden aklıma geldi de yazıya öyle başladım?…
İftarda unutulmaz valimiz Prof. Dr. Ulvi Saran Beyle oturuyordum.
Solumda eşim, vali beyin sağında da Kıymetli Belediye Başkanımız ve önceki Baro Başkanımız, sonraki milletvekilimiz Av. Cemal Akın oturuyordu.
Vali beyle, hem yemek yer, hem konuşurken, hiçbir yerden duymadığım, ama Ulvi Saral beyin aklına gelmiş olan şu soru yöneltildi bana…
Hani, zeka cevapta değil, sorudadır derler ya!
-Baro… Başka mesleklerin, doktorların, mühendislerin, hakimlerin, öğretmenlerin, sanayicilerin örgütlerinin özel bir adı yok, odası vb. var; avukatlarınkinin niye böyle özel bir adı var? dedi.
İkimiz de cevaplayamadık.
Ben, ‘Baro’ teriminin ne demek olduğunu açıklamaya çalıştım.
Şimdi, derim ki, “Avukatların mahkeme salonunda oturdukları yere verdikleri adı, kendi aralarında oturdukları yere de, kurdukları kuruma da vermişler.”
O programdaki konuşmamda, Devlet’in samimi, diğer tarafın samimi olmadığı o “Açılım Sürecine” de değinmiş ve özet olarak, “Türkiye bu açılımı kaldıramaz” demiştim.
Ertesi akşam, bir Malatya TV kanalı sunucusu ana haberlere, iyi akşamlar dedikten sonra mı, demeden mi neyse, “Türkiye bu açılımı kaldıramaz” sözüyle başlayıp, ardından, “Sayın seyirciler, bu sözler, dün akşam Adli Yıl açılış Töreninde Baro Başkanı Av. Selahattin Sarıoğlu tarafından söylendi” deyip devam etti.
Konuşmamın bu bölümünde, “Şu yapılmalıdır: Kürt yurttaşımız, salt Kürt olması nedeniyle, her nerede ve hangi ilişkide nasıl bir sorunla karşılaşıyorsa, o sorunlar en teknik biçimde bir bir saptanmalı ve kalıcı çözüm için gereken düzenlemeler derhal yapılmalı ve bu kardeş yolculuğu da sonsuza dek acısız, ağıtsız devam etmelidir.” demiştim.
Hakikaten de öyle yapıldı.
Nerede ne sorun varsa hepsi kesin olarak çözüldü.
Bir elmanın dilimleri gibi olduk.
Bundan çok sonraki günlerde bir gün, Baroda bir HDP’li meslektaşım, “O konuşma, sana neler kaybettirdi biliyor musun?” dedi.
O ara seçim olmuştu. “Milletvekilliğini kaybettirdi.” demek istemişti.
Ben de o arkadaşa,
-Valla ne kaybettirirse kaybettirsin, ben bir kurum başkanı olarak Milletime inandığım doğruları söylemek zorundayım. Milletime böyle bir borcum var” dedim.
Arkadaş doğru söylüyordu.
Mesela Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yardımcısı olmuştu.
Sezgin Tanrıkulu, Kılıçdaroğlu’nun, CHP’deki Atatürkçülerin birinci bölümünü tasfiye ettiği, benim de Kurultay Delegesi olarak katıldığım ikinci kurultayında, Arena Spor Salonunda, oturacağı yeri seçerken, “Başkanım, buraya oturabilir miyim?” diye seslenip, benden adeta uygunluk izni almıştı.
O kurultayda PM’ye seçilmiş, Genel Başkan Yardımcısı yapılmış ve milletvekilliği aday adaylığımın sonucu hakkında karar verici olmuştu…
Aklıma geldi de, hemen söyleyeyim, “Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu’nun CHP’yle ne ilgisi vardı da genel başkan yardımcısı oldu?”
Partiyi, ‘tabelası başka, içi başka’ yapma projesi vardı da ondan tabii…
Batılı Sosyal Demokrat Parti! dolduruşu vardı da ondan tabii…
Neyse geçelim.
Bizim Adli Yıl Açılış Töreninin sunuculuğu için görev verdiğim kadın meslektaşımız ağzı dualı bir arkadaşımızdı.
Doğal olarak sunumunda da yer yer buna uygun konuştu.
Bu seçimimden dolayı da kimi arkadaşlarımca çok eleştirilmiştim.
İftar yemeği sırasında bir görevli yanıma gelip,
-Başkanım, sayın müftümüz yemek duası yapayım mı? diyor dedi.
-Hayır, yapmasın! dedim.
Çünkü, ‘laiklik ilkesi’ o denli yanlış anlatılmış ve algılatılmıştı ki, eğer müftü bey iftarda yemek duası yapmış olsaydı, biz sanki, adli yıl açılışını dualarla yapmış olacaktık ki, bu da zihnimize kazınan laiklik ilkesine aykırı olacaktı…
Öyle ya, ben yazdığım bir köşe yazısında, Malatya’da bir açılış yapan, yanılmıyorsam Yeşilyurt Adliye ve Kaymakamlık Binası açılışını yapan merhum rahmetli Necmettin Erbakan’ın kurdeleyi keserken seslice besmele çekmesini eleştirmiş, “Niye besmeleyi içinden çekmedi?” demiştim.
Yani laikliğe aykırı bulmuştum!
Törenle ilgili bir eleştiri de meslektaşımız, Malatya Belediye Başkanımız, aramızda sonradan güçlü sevgi saygı bağı oluşan, rahmetle, hürmetle andığım Seyhan Semercioğlu’dan gelmişti,
-Bu kadar masrafa ne gerek var! (Baro salonunu göstererek) Şurada yapılsa olmaz mıydı? demişti.
Devlet işlerinde, olan bitenlerin zamanı geldiğinde vatandaşlarla, özellikle gençlerle paylaşılmasında faydalar olacağı inancımla sevgiyle, saygıyla sunarım.