Ana kucağımız Anadolu’muz, Türk başlığı altında toplanmış her soydan vatan evladının yurdudur.
Ve Türkiye…
Ve bu toprakların üstünde, “Başusta”nın kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti…
Görmüş geçirmişliğimle söylüyorum ki, şimdilerde bu büyük Devlet, bu her karışı şehit kanlarıyla sulanmış topraklar zorda.
Ve onur, namus savunmasında.
Hani Yeşilçam filmlerinde güçlü, kuvvetli, haklı ve de yakışıklı baş aktörün üzerine şunun bunun adamı çar çakal çullanır da, o biraz örselense de savuşturur ya sonunda belayı, onun gibi.
O bir film, bu gerçek.
Burada atılan mermiler gerçek.
Him bir komşumuz, bu Ortadoğu denilen Bölge, denizlerin, körfezlerin, İpek, Baharat yollarının geçtiği, dört bin, beş bin yıllık Sümer, Asur, Babil, Ebla, Elam gibi Mezopotamya medeniyetlerinin yaşam sürdüğü, Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık dinlerinin ve daha başka dinlerin doğup büyüdüğü, sayısız kavimin iz bıraktığı, Haçlı Savaşlarının ve başka savaşların yapıldığı, yüz, yüz elli yıldır da petrolün belirleyicilik yaptığı bu denizler, bu çöller… akan tarihte hep gözde olmuş.
Bu topraklar, Batı’nın kendi varlık ve varsıllığı uğruna, gözaltında tuttuğu, kızına, kızanına, insanlarına acımadığı, kıydığı topraklar…
Kökü, köceği tarihin ana yolundan gelen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu toprakların tarihinde de, coğrafyasında da, bugününde de başoyuncu, baş yazıcı oldu; gücünü, kuvvetini, olanaklarını daha da artırdı, artırıyor.
“Büyük başın, büyük derdi olur.” hükmündeki gibi başımızdan belalar, başımızdan püsküllü belalar eksilmez.
Durup dururken, kimseye hiç bir şey demez, yapmazken, gelip bizi bulur.
“İnananları başımızın üstünde-Dini kuralları Devlet’in dışında tutalım” ve “Şu köken, bu köken demeyelim, Türk başlığı altında bir Devlet içinde, doğadaki bitkiler gibi birlikte yaşayalım.” diye sözümüz var, yeminimiz var, Anayasal ilkemiz ve kararlığımız var.
Bir derin nefes alamayalım diye, bir adım ilerlemeyelim diye, iki temel anlayışımız üzerinden, fitne, fesat çıkarılıp, ruhumuzda, bedenimizde yaralar açılır, üzerine tuz, biber serpilir.
Selçuklu’dan, Osmanlı’dan, anamızdan, babamızdan, hacıdan, hocadan, Yüce Kuran’dan bildiğimiz Müslümanlığımız küçük çapta da olsa ticarileştirilir, cemaatleştirilir, siyasileştirilir.
Bin yıllık Kürt-Türk yoldaşlığımızın, candaşlığımızın, kandaşlığımızın içine fitne sokulur.
Cana, kana, yalana, dolana, hileye, tuzağa doymayan emperyalist, bin bir yön bilir, bin bir yol bulur, bin bir film çevirir.
Koca koca insanlar, profesörler, gazeteciler, yazarlar, çizerler, dilbazlar, madrabazlar… kimi
parayla-pulla, kimi mevki makamla, kimi kimliksel, mezhepsel dokusuyla kafese alınıp gazetesinde, kürsüsünde, televizyonunda yazdırılır, çizdirilir, konuşturulur, sözde tartıştırılır, fakir fukara aldatılır, kapatılır, kapak altına alınır.
“Güzel Dinimiz” üzerinden görevlendirilip gönderilen FETÖ, “Tek Devlet”, “Tek Bayrak” olmamız üzerinden gönderilen PKK…
Biri Türkiye’yi “Müslüman!!!”, öteki Güneydoğu’yu “Kürdistan!!!” yapma “sayrılığına” duçar ettirilir!
Birine, din-iman sevdası yüklenir, diğerine Vatan!
Çocuk ruhu, genç ruhu sevda ister-aşk ister, imge ister-düş ister esrik, uçarı başına.
Ve de yaş ağaçlar eğilir, bükülür, biçimlendirilir.
Çocuklar, gençler dağlara, terör yuvalarına sokulur.
Çocuklar, gençler, özel okullara, özel yurtlara, özel evlere kapatılır.
Büyük Devletimizin, laik ve üniter damarlarından al kanımız akıtılır.
Damarlarımızın içinde FETÖ, PKK adlarında gemiler yüzdürülür.
Canavar dediğimiz Emperyalist, herkese, her kesime, her odağa damlar, damlar göl olur.
Kimilerimiz; korkaklarımız, döneklerimiz, çıkarcılarımız hemen sulanır, yalak olur, yalaka olur.
Bu durumlarda ne aydına güvenilir, ne saygına!
Adam gibi adam, insan gibi insan aranır.
Pısırık olmayan, “peh!” demeden ödü kopmayan, özü-sözü bir; eğilip bükülmeyen, kıvırmayan, kıvrılmayan, elif gibi dimdik insan aranır.
Romen Diyojen gibi, fener elde, gündüz vakti insan aranır!
Bunları, üniversiteler içinde, rahatı yerinde, işi yolunda olanlar içinden az çıkar!
Halkın içinde arayacaksın, Türk Köylüsünün içinde arayacaksın, çok bulunur!
Hikmeti Nazım’ın “Türk Köylüsü” şiirinde dediği gibi;
O, topraktan öğrenip
Kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhattır,
Keremdir
Ve Keloğlandır...
Yol görünür onun garip serine,
Analar, babalar umudu keser,
Kahpe felek ona eder oyunu
Çarşambayı sel alır,
Bir yar sever,
El alır,
Kanadı kırılır
Çöllerde kalır,
Ölmeden mezara koyarlar onu.
O “Yunus-u biçaredir
Baştan ayağa yâredir”,
Ağu içer su yerine.
Fakat bir kere dert anlayan düşünmeye görsün önlerine
Ve bir kere vakit erişip
“Gayrık yeter! ...”
Demesinler.
Bunu dediler mi,
“İsrafil surunu ürür,
Mahlukat yerinde durur”,
Toprağın nabzı başlar
Onun nabızlarında atmağa,
Ne kendi nefsini korur
Ne düşmanı kayırır,
“Dağları yırtıp ayırır,”
Kayaları kesip yol eyler abıhayat akıtmağa...