Ayasofya: Kılıç hakkından milletin secde hakkına

Abone Ol

TARİHİN DERİN SESİ: 1 HAZİRAN 1453 VE AYASOFYA

29 Mayıs 1453 sabahı İstanbul’un fethiyle beraber yalnızca bir şehir değil, bir çağ da değişti. Fetihten sadece üç gün sonra, 1 Haziran 1453’te, Fatih Sultan Mehmet Han, Ayasofya’yı camiye çevirdi. Bu yalnızca sembolik bir karar değildi; aynı zamanda İslam medeniyetinin İstanbul’a attığı en büyük mühürdü. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, bir fethin tabii sonucuydu ve İslam hukukunda “kılıç hakkı” olarak bilinen hükme dayanıyordu. Zira fethedilen bir beldede mabetlerin camiye çevrilmesi, fethin ve hâkimiyetin ilanı anlamına gelir.

Fatih, bu dönüşümü sadece siyasi bir adım olarak değil, aynı zamanda manevi bir emanet olarak değerlendirmiştir. Ayasofya’ya kendi vakfiyesini bizzat düzenlemiş, bu caminin kıyamete dek cami olarak kalmasını şart koşmuştur. Vakfiyesinde “Bu vakfı kim değiştirirse Allah’ın, meleklerin ve bütün müminlerin laneti üzerine olsun” ifadesi, Ayasofya’nın cami olarak kalmasının dinî ve ahlaki boyutunu net biçimde ortaya koyar. O günden itibaren Ayasofya, sadece bir yapı değil; ümmetin kalbi, medeniyetin kubbesi olmuştur.

BİR YARININ HEVESİ: 1934 KARARNAMESİ VE MÜZEYE DÖNÜŞ

1934 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya, cami vasfından çıkarılarak müze haline getirildi. Bu karar, hem Fatih Vakfiyesi’ne aykırı hem de milletin inancıyla çatışan bir düzenlemeydi. Tadilat ve tamirat gerekçesiyle ibadete kapatılması, kısa süreli bir uygulama gibi sunulsa da, 86 yıl boyunca Ayasofya’dan ezan sesi yerine turistlerin uğultusu duyuldu.

Bu dönemde Ayasofya’nın kapısına bir bilet gişesi yerleştirilmiş, Fatih’in secdeyle mühürlediği taşlar üzerine dünya turizminin ayak sesleri basılmıştı. Bu değişiklik, Batı’ya “medeniyet göstergesi” olarak sunulmuş, fakat ne Batı memnun olmuş ne de milletin vicdanı bu uygulamayı kabul edebilmiştir. Zira bir milletin mukaddesatı pazarlık konusu yapılamaz. Özellikle İslam dünyasında bu karar, bir kırılma ve acı bir geri çekiliş olarak hafızalara kazınmıştır.

2020’DE YENİ BİR FETİH: AYAĞA KALKAN MİLLETİN SESİ

Ayasofya, 2020 yılında yeniden cami statüsüne kavuştu. 10 Temmuz 2020’de Danıştay 10. Dairesi, 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Aynı gün Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Ayasofya’nın yeniden cami olarak kullanılacağı ilan edildi. Bu karar yalnızca hukuki değil; tarihî, vicdani ve milletin inancını yansıtan bir dirilişin sembolüydü.

İlk Cuma namazında Ayasofya, yeniden secdeyle şereflendi. Dualar Fatih’in ruhuna, ümmetin geleceğine ve ecdadın izzetine karıştı. Bu dönüşüm, sadece bir mabedin statüsünün değişimi değil, milletin kendine dönüşüdür. Ayasofya, artık sadece taş ve kubbeden ibaret bir yapı değil; yeniden bir ruhun, bir medeniyetin, bir dirilişin simgesi haline geldi. Ayasofya’nın cami olarak açıldığı gün, milyonlarca insanın gözyaşları sel oldu. O gün, bir milletin ezanı susturulamaz iradesi bir kez daha yankılandı.

AYASOFYA VE MEDENİYET KAVGASI: BATI’YA MESAJ, DOĞU’YA UMUT

Ayasofya’nın cami yapılmasına Batı’dan gelen eleştiriler, meselenin sadece bir ibadethane olmadığını, aslında bir medeniyet kavgası olduğunu gözler önüne sermektedir. Zira Batı, Ayasofya’nın cami olmasını tarihsel üstünlüğünün sembollerinden birinin yıkılması olarak görmüştür. Oysa mesele ne turizm geliridir ne mimari bir yapı tartışmasıdır. Bu mesele, medeniyetin yönünün ve vicdanının ne tarafa meyledeceğiyle ilgilidir.

Ayasofya’nın açılması, sadece Türkiye’nin değil, tüm İslam âleminin dirilişine işaret eden bir adımdır. Kudüs’te zulüm görenler için bir umut, Doğu Türkistan’da dua edenler için bir moral, Arakan’da ezilenler için bir hatırlatma olmuştur. Ayasofya’nın minberinden yükselen her tekbir, ümmetin hâlâ nefes aldığını ilan etmektedir.

HUKUKİ BOYUT: VAKIF HAKKI, MAHKEME KARARI VE MİLLET İRADESİ

Ayasofya Camii’nin müze statüsünden çıkarılarak tekrar cami yapılmasının hukuki dayanağı, Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesi ve bu vakfiyeye dayanan Danıştay 10. Daire’nin 2020/2595 sayılı kararıdır. Mahkeme, mülkiyetin Fatih Sultan Mehmet Vakfı’na ait olduğunu ve cami olarak kullanılmasının vakfiyeye uygun olduğunu tescil etmiştir. Bu bağlamda, devletin yaptığı işlem bir iade-i itibar değil; bir hukukî zorunluluğun yerine getirilmesidir.

1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı, vakıf hukukuna aykırı bulunduğu için hukuken geçersiz sayılmıştır. Ayrıca bu kararın sahte imzalar içerdiği ve usulen eksik olduğu da hukukçular tarafından dile getirilmiştir. Ayasofya’nın yeniden cami yapılması, anayasa ve vakıf hukukuna uygun, millet iradesiyle şekillenmiş meşru bir adım olmuştur. Devletin bu kararı, bir geçmişe özlem değil; geçmişten gelen emanetin gereğidir.

BİR MABETTEN FAZLASI

Ayasofya’nın yeniden cami yapılması, sadece mimari bir yapının ibadethane olarak kullanılmaya başlaması değildir. Bu, tarihin yeniden dirilişi, milletin kendi özüne dönüşü ve ümmet bilincinin tazelenmesidir. Ayasofya, bir hafıza mekânıdır. Orada Fatih’in secdesi, Mimar Sinan’ın duaları, Müslüman milletin gözyaşları ve ümidi vardır.

Bu karar, yalnızca Türkiye’de değil, İslam dünyasında da bir sevinç dalgası oluşturmuştur. Malezya’dan Fas’a, Pakistan’dan Endülüs’e kadar Ayasofya’nın cami olarak açılması, ümmetin yüreğine su serpmiştir. Zira bu mabet artık sadece Türk milletine değil, bütün bir İslam âlemine ait bir zaferin sembolüdür.

Bu karar aynı zamanda gelecek nesillere de bir ahitnâme niteliğindedir. Ayasofya, çocuklarımıza bırakacağımız mirasın taşla değil, bilinçle şekillendiğinin işaretidir. Her ezan sesi, her secde, her dua; Ayasofya’nın yaşadığına, milletiyle barıştığına ve ümmetine kucak açtığına tanıklık etmektedir.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerimde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ve dediler ki: Allah’a güvenip dayananlar için Allah yeter. Allah elbette emrini yerine getirendir.”

(Talak, 65/3)

UNUTULMAMALIDIR Kİ,

“Ayasofya, sadece taş değil, secdeyle yoğrulmuş bir niyettir; onu cami yapanlar tarih yazdı, susturanları ise tarih ilelebet affetmeyecektir.”

SAYGILARIMLA!