Aidiyet

Abone Ol

Belki de bu, insanın en eski arzusu: bir yere, bir şeye ait olma isteği. Ancak ne zaman bu düşünce aklıma gelse, ait olduğum yeri bulmanın sandığımdan daha zor olduğunu biliyorum.

Aidiyet, her zaman somut bir yerle ilgili değildir. Bazen insan, bir anıya, bir duyguya ya da geçmişte kalmış bir zamana ait hisseder kendini. Hatırladığım ilk aidiyet duygusu, çocukluğumda eski müstakil evimizde kalabalık bir aileyle yaşadığım o günlerdi. O an, dünyanın en güvende olduğum yerindeymişim gibi gelmişti. O zamanlar bilmezdim, ama o ev ve o an, bana bir aidiyet hissi veriyordu. Fakat zaman, bu hissi alıp uzaklara götürdü.

Büyüdükçe, ait olduğum yerin değiştiğini fark ettim. Artık ne bir eve, ne bir şehre, ne de bir insana tam olarak ait hissediyordum kendimi. Bir rüzgar gibi oradan oraya savrulurken, aidiyetin ne olduğunu sorguladım. İnsan, gerçekten bir yere ait olabilir miydi? Yoksa aidiyet, peşinden koştuğumuz, ama asla tam anlamıyla ulaşamadığımız ve abarttığımız bir şey miydi?

Belki de aidiyet, kendini bir yere ait hissetmek, o yerin seni tanımlamasına izin vermekle ilgilidir. Sadece bir yerle sınırlı değil; hissettiklerimiz, yaşadıklarımız ve sevdiklerimizle şekillenir.

Belki de sonunda, ait olduğumuz yer, sadece bir anı, bir his ya da bir hayalden ibarettir. Ama o anı, o his ve o hayal, bizi biz yapan şeydir. İşte bu yüzden, aidiyet, ne kadar zor bulunursa bulunsun içimizde var olması gereken bir duygudur. Yoksa kaybolmamak için oldukça çaba sarf etmek gerekir.