Yazsan bir türlü, yazmasan olmaz!..
Bu milletin başına örülen en karmaşık çoraplardan biri… Ne amaç taşıdığı, neyi ölçmek istediği belli değil.
İş alanının kısıtlı olduğu, iş taliplisinin fazla olduğu bir ülkede, elbette ki o işe alımlar için birtakım seçme kriterlerinin olması gerekiyor. Buna sözümüz yok. Lakin bir işin ehlini seçmek için, mevcut uygulanan haliyle bu KPSS denilen sınav sisteminin hiç de münasip olmadığı aşikârdır.
Neden mi?
Evvela, seçme sınavının, o işin içeriğine uygun olması gerekiyor. Yani, adayın eğitimini aldığı, tabir yerindeyse uzmanlaştığı alandan sınav yapacaksınız ki en ehil olanı bulup çıkarabilesiniz değil mi? Pekala, bizim KPSS ne yapıyor, bakalım.
Mesela, öğretmen adaylarının girdiği seçme sınavını inceleyelim. Aday, hangi dersin eğitimini almış olursa olsun, hepsinin en üst düzeyde çözmesi gereken “Türkçe, matematik, tarih, coğrafya ve vatandaşlık bilgisi” soruları çıkıyor karşısına “Genel Kültür-Genel Yetenek” adıyla. Bitti mi, hayır. Aynı aday bu kez “Eğitim Bilimleri” adı altında 10’un üzerinde dersin sorularıyla muhatap oluyor. Bittiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Garibim öğretmen adayı, şimdi de “Alan” sınavına tabi tutulacak. Alan ki ne alan!.. Birazdan ne olduğu üzerinde duracağız. Şimdi diyorsunuz ki tamam, bu kadar sınava girdikten sonra, başarılı olmuşsa ataması yapılır öğretmenin değil mi? Yooo, o kadar ucuz değil!.. Bütün bu sınavlara girenlerden en başaralı sonuçlar elde edip sıralamaya girmeye hak kazananları “Mülakat” bekliyor. Girsin mülakatına, jürideki Milli Eğitim Müdürlüğü personelini, öğretmen olabileceğine ikna etsin; tamam o zaman öğretmen olsun.
“Genel Kültür-Genel Yetenek” sınavından başlayalım. Bu sınav, az önce de belirttiğimiz gibi; alanı, branşı ne olursa olsun herkesin matematiği, Türkçeyi, tarihi, coğrafyayı ve anayasayı ileri düzeyde bilmesini istiyor. Elbette ki üniversite mezunu herkesin kendine yetecek kadar matematik, dilini doğru kullanacak kadar Türkçe, geçmişten iyi veya kötü anlamda ders çıkaracak kadar tarih, yaşadığı zemini ve özelliklerini bilecek kadar coğrafya; görev, sorumluluk ve haklarını idrak edecek kadar da anayasa bilmesi gerekiyor. Ancak bunlar, onun istihdam edileceği alan bilgisinin önüne geçerse veya bunları bilmesi, alanında uzman olmasından daha değerli tutulan bir sınav sistemiyle işe alınıyorsa burada bir yanlışlık var demektir.
Hocam, “Alan Sınavı” da yapılıyor ya, diyorsanız ben de derim ki yapılan bu “Alan Sınavı” ile ancak üniversitelere öğretim görevlisi alınabilir. Yani mevcut sınav, öğretmen adaylarının görev alacakları ilk ve orta öğretim okullarında öğrencilerine öğretecekleri müfredattan hem çok farklı hem seviyenin çok üstünde.
“Eğitim Bilimleri” sınavına lafımız yok. Her ne kadar öğretmenlik sahada, uygulamayla öğrenilecek ve her öğrencinin farklı bir birey olduğunun ancak onların içine girildiğinde kavranacak bir meslek olsa da bilimsel birtakım yöntem ve teknikleri bilmesi gerekiyor öğretmen adayının. Yeni öğretmen olmuş bir kişi, tecrübe sahibi olana kadar en azından hangi yaştaki ve hangi cinsiyetteki insana nasıl yaklaşması veya yaklaşmaması gerektiğini bilip kitabi olarak uygulayabilir. Bu nedenle bu sınav gerekli ve yerinde bir sınavdır.
Gelelim “Mülakat” denen acayip uygulamaya!
15 Temmuz’daki hain darbe girişimi sonrası ön plana çıkarılan bu uygulamaya teorik olarak karşı değilim. Lakin pratikte bu uygulamanın hiçbir amaca hizmet etmediği, yıllardan beri açık ve net biçimde ortadadır.
Mülakat, bir adayın öğretmenlik mesleğine uygunluğunun fiziki ve ruhsal boyutta ölçüldüğü bir uygulama olsaydı elbette çok işe yarardı. Yani, girdiği Genel Kültür-Genel Yetenek, Alan ve Eğitim Bilimleri sınavlarında bilgi olarak yeterli olduğunu kanıtlayan bir öğretmen adayı, bu bilgilerini nasıl pazarlayacak diye bir ölçüm sınavı olmalıydı mülakat. Bunun için de öncelikli olarak o adayın bilgilerini sunum yapacağı komisyonun idarecilerden değil, bizatihi sahada görev yapan çok tecrübeli öğretmenlerden seçilmesi gerekiyor. Bu öğretmen komisyonunun da adayda ölçmesi gereken kıstaslar şunlar olmalıdır:
- Hitap tarzı
- İşlediği konuyu bir bütün olarak toparlama becerisi
- Anlatım yöntem ve tekniklerini kullanma ustalığı
- Tahtayı veya interneti sınıfta kullanma şekli
- Sınıf hakimiyeti
- Sorulara cevap verme (hazırcevaplık) kabiliyeti
- İdealizminin boyutları
Şimdi, mevcut haliyle uygulanan KPSS mülakatını ele alalım:
- Komisyon üyeleri genellikle İl-İlçe Milli Eğitim Müdürlüğündeki müdür yardımcıları veya şube müdürlerinden seçilir
- Bu komisyon, adaya bir zarf seçtirip zarfın içinde, yukarıda saydığımız öğretmenlik kıstaslarıyla hiç alakası olmayan sorular yöneltir
- Komisyondaki üyeler, yılların hafiyesi gibi, adayın bir terör örgütü sempatizmanı olup olmadığını anlamaya çalışır. Aday, bir referansla gelmişse kesin vatanperverdir, referansı olmadan gelenler şüpheli şahıslardır. (Halbuki bu ülke vatandaşı olan herkesin GBT soruşturması, sadece birkaç basit işlemle, devletin güvenlik alanında görevli olan yetkililerince yapılabilmektedir. Bu, o komisyonun işi değildir.)
- Sorular ve cevaplar sadece bir formaliteden ibarettir. Zira, komisyona son yıllarda verilen yetki, adayın küsuratlı olan puanını ya yukarı ya aşağı doğru yuvarlamaktan ibarettir. (Mülakatın bu haliyle doğru olan da budur. Çünkü hem amaca hizmet etmeyen mülakat hem de adayın merkezi sınavlarda aldığı puanın çok üstü veya altında puan verilmesi, on binlerce insanın hayatlarını karartmaktan ve kul hakkına girmekten başka bir işe yaramayacaktır.)
İyisi mi gelin biz ne yapalım, biliyor musunuz?
Devletin beş, on, yirmi yıllık mesleki planlaması ve öngörüsü olsun. Üniversitelerde bu planlamaya göre bölümler olsun ve üniversite kontenjanları buna göre ayarlansın. Yine üniversitelerde eğitimin kalitesi arttırılıp mezun olanlar böyle kabir azabı gibi sınavlara tabi tutulmadan iş alanlarına yerleştirilsinler.
Türkiye’de üniversite mezun sayısının istatistiksel olarak fazla gösterilmesi ne ülkemize ne Avrupa Birliği’ne ne de bu ülke vatandaşına bir fayda sağlar.
Haydi daha planlı ve güçlü bir Türkiye’ye…