3 yaşında ömürlük yük: Hamid’in hikayesi

Abone Ol

Uzun bir zaman sonra yeniden merhaba. Yaklaşık 7 yıl sonra yeniden yazmanın hem keyifli hem de stresli bir hali içerisindeyim. Aslında yazmayı çok seviyorum ancak 7 yıl insanı çok farklı bir insan yapabiliyor ve bu da beni galiba düşündürüyor: hala yazabiliyor muyum yazamıyor muyum...

Hele de 6 Şubat depremlerini yaşamak… Herhalde asrın felaketine tanık olan herkesin içerisinden yeni bir kimlik çıkmıştır. Bu bağlamda benim de bu 7 yılda biriktirdiğim her şeyin bir dünyayı dolduracağına eminim. Herkes gibi, benim de artık anlatacağım çok şey var…

***

Size bugün Hamid’in hikayesinden bahsetmek istiyorum. Hastalıklarla geçmiş 3 yıllık bir ömürden… İlk yazını da böyle travmatik bir konuda yazmazsın ya, diye düşündüğünüzü hisseder gibiyim. Ancak daha yazmaya karar verdiğim an aklıma o minik geldi. Size, herkesin farkında olmadığı hayatların, acıların nasıl göründüğünü bir nebze de olsa göstermek, bu 7 yılın bana öğrettiği en önemli derse borcumdur.

Çocuk kardiyoloji alanında dünyada ilk sıralarda yer alan bir hastaneydi orası. Ülkemizin bence en iyi doktorları orada bulunuyor. Neden en iyi, konusunu bir gün size daha detaylı anlatacağım ama bana göre en iyisi kesinlikle orasıydı. Hem kalpleriyle hem de elleriyle çocuklara şifa veren tüm doktorların hakkı ödenmez…

Hastane koridorunda yaşlı bir teyzeye rastladım. Yüzünde büyük bir hüzün ve büyük bir gülümseme… Yanımdan her geçtiğinde tüm yüzüyle gülüyor baş selamı veriyor ancak hiç konuşmuyor. Birkaç kez görünce oradakilere sordum, kimdir bu?

Dediler ki Suriyeli bir göçmen. Küçük bebeği kalp hastası, burada ameliyat edilecek, öncesinde takip ediliyor ama Türkçe bilmiyor ve hangi dilde konuştuğu da anlaşılmıyor.

Bir süre bu teyzeyle biz rastlaştık ve artık kafa selamı vererek yanından geçmek dışında hiçbir iletişimimizin olmayacağını anladık. Ama o gülümseme… Gözleri bal rengi, yüzünde hayatın ızdırabının çizgileri, belki 70-75 yaşlarında bir teyze… İçimden sürekli diyorum ki nasıl bir bebeği olmuş olabilir? Bunu çevreye de soruyorum ama cevap yok…

Sonra bir gün odasını sordum, gösterdiler. Gidip konuşmak istedim. Çok iyi bilmesem de biraz Türkçeleşmiş Kürtçem var. Belki Kürtçe konuşuyordu. Kapıyı çaldım ama içeri girmedim. Teyze kapıyı açtı, yine güler yüz… İnsanın içine işleyen o gülümsemesiyle selam verdi, Kürtçe konuşmaya çalıştım ve evet beni anladı. Hatta o kadar sevindi ki, sanki gurbette evladını bulmuştu.

Azıcık Kürtçemle anlaşmaya çalıştık. Sonra hikayesini öğrendim: Teyzemizin kendi çocuğu değil gelininin bebeğiymiş ve daha yeni başka bir bebeği olduğu için kendisi ona refakatçi olmuş. Gelini ve çocuklarının o an bulunduğu şehirde olmadığını ve uzakta olduğunu söylüyordu. Hamid daha 3 yaşındaydı ve kalbi delikti. Üstelik çok fazla delikleri vardı (Bunu kendisi söylüyor ancak ben tıbbi anlamda bir şey öğrenemedim). Bebek artık nefes almakta zorluk çekince ameliyata razı olmuşlar. Yoksa ne kadar yaşarsa o… Ama annesi yalvarmış yakarmış, babaannesi de ısrar edince ameliyata razı olmuş büyükler… Anlattığına göre ameliyat için de geç kalmışlar. Şimdi serviste bebeğin hazır olmasını bekliyorlarmış.

O zamana kadar Hamid’i hiç görmemiştim, kapının arkasından beni görmek için çabalayınca babaannesi kapıyı araladı ve Hamid de tıpkı onun gibi kocamaaaan bir gülümsemeyle bana karşılık verdi. Down sendromlu olduğunu o an gördüm ve tatlılığı karşısında eridim. Esmer, güzeller güzeli bir bebek…

O kadar yorgundu ki Hamid, ve o kadar hayat doluydu ki… Elinde eski bir oyuncak vardı. Onunla oynuyordu. Ona sarılmak ve acılarını dindirmek için neler vermezdim. Kalbinden dolayı bitkindi, nefes alırken göğsü şişiyordu ve diğer tüm her şeye rağmen gülümsüyordu. Gelişimi ise biraz geride kalmıştı. Çünkü 3 yaşında olmasına rağmen hala bir yerlere tutunamadan yürüyemiyordu. Ona sarılmak büyük riskti ve zaten hastanede böyle şeyler yasaktı. Biraz daha durursam hüngür hüngür ağlayacağımdan, “Eğer lazım bir şey olursa mutlaka söyleyin” deyip gittim oradan.

Günler geçti ve biz kafa selamları verip geçmeye devam ettik. Hastane acıları böyledir, bir kez konuşulur yabancılarla ve artık konu kapatılır. Ama Hamid’in gülümsemesi ve o yorgun duruşu hiç aklımdan çıkmadı. Hayatının büyüklerinin ağzından çıkacak iki kelimeye kalmasını sindirmeye ve öfkelenmemeye çalıştım. Halen böyle insanlar var mıydı?

Günler sonra Hamid’in ameliyata alındığını öğrendim. Koşa koşa odasına gittim, dualar ettim. Kapıyı çaldım babaannesi açtı; beni görünce hüngür hüngür ağladı. Dizlerimin bağı çözüldü, “Hamid nasıl?” dedim. Halen ameliyattaymış ve haber verilmemiş. Açık kalp ameliyatı olacaktı Hamid ama yanında annesi bile yoktu. Kim bilir annesini aramış mıydı acaba? Ya babası? Acaba oğlunun durumunu merak etmiş miydi? Acaba down sendromlu diye mi hastaneye bırakıp gitmişlerdi? Şimdi bile tüm bu soruları yargılamadan soramıyorum.  

Babaannesi eşyalarını topladı. Günlerce haber almaya çalıştım. Ne ameliyatının nasıl geçtiğini öğrenebildim ne de hayatta kalıp kalmadığını. Günlerce sordum ama cevap alamadım.

Bugün halen Hamid’i bekleyen hayatı sorguluyorum. O 3 yıllık hayatında yüzüne büyük bir yorgunluk çöktüren hayatın bugün eğer yaşıyorsa ona neler verdiğini düşünüyorum.

Babaannesi söylemişti, annesi ağlaya ağlaya öperek göndermişti onu hastaneye. Sanki bir kez daha görmeyecekmiş gibi.

Bazı coğrafyalarda kadınların ve çocukların hayatı halen erkeklerin iki dudağı arasında çıkacak kelimeye bağlı.

Ve bebekler bile yorgun o coğrafyalarda…

Not: İsimler, kişilerin gerçek ismi değildir.