DOLAR

8,8670$%1.19

EURO

10,4799%1.21

STERLİN

12,1977£%0.97

GRAM ALTIN

499,05%1,70

ÇEYREK ALTIN

7.943,15%2,10

BİTCOİN

378741฿%-3.18074

Öğle Vakti a 12:24
Malatya AÇIK 17°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Bu Sabah TV
Bu Sabah TV
Selahattin SARIOĞLU

Selahattin SARIOĞLU

23 Eylül 2021 Perşembe

ROMANLAR GELİR KONARDI…

23/09/2021
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ROMANLAR GELİR KONARDI…

Çocukluğumda, Dilek çevresinde, Çingeneler bizden farklı özellikleri, farklı yaşam biçimleriyle hep ilgimi çeker, kafama takılırdı.

Hala da çok ilgimi çeker, yaşayan bir tarih gibi kafama takılır.

Bir de şu çokça; bu yaşamlar,  bu gidip gelmeler, bu susuz, lavabosuz, banyosuz çadırlar neden incelenmez, tvcilerin dikkatini çekmez diye… Elbet bir nedeni vardır…

Her yıl, mayıs sonu, haziran başı dedimi, at, eşek, katır sırtında hep aynı yerlere gelir, konar-yerleşirlerdi.

Buralar, köy merkezinden, ekili-biçili yerlerden, bağdan-bahçeden uzak; ama su başına, ana yola yakın ve taşlık, sahibi olmayan, bir başka deyişle Devletin hüküm ve tasarrufundaki (hukuksal adla)yerlerdi.

Kadınları-kızları, hareketli, çabuk, kilosu olmayan, altta ayak bileğinde lastikli, basmadan pantolon şalvar karışımı bir giysi, üstte inceliğini de gösterecek biçimde belden bağlamalı fistan, başta yine alın çevresinden sarılarak arkada bağlanmış uzunca bir örtü, örtünün altından sırtta topuklara değin olmasa da uzamış ve birkaç örgüsü olan saçlar.

Yüzün her yerinde, çenede, alında ve ellerin üstünde ve parmaklarda çok sayıda dövme (lögün) bulunurdu.

Omuzda beyaz bir torba, bir elde köpekler ve yürümede kolaylık için deynek , bir elde de kalbur, elek, kasnak.

Köylere iner, çoğu açık kapılardan teklifsiz evlere girer; hemen bir yere oturur, soluklanır. Bu arada ev kadınından ‘soğuk suyun var mı’ diye su ister, ayran ister. Durum uygunsa, örneğin yemeğe rastlamışsa ya istemeden ya da isteği üzerine önüne bir miktar yemek getirilir, böylece karnını da doyurur.

Kapı kapalıysa ve onun geldiği anlaşılırsa ne kadar vurursa vursa kapı açılmaz; söylenerek, çoğun küfürler sayarak başka bir kapıya gider.

Çingene kadınlar tek başlarına dolaşmazlar, hep ikili çıkarlar.

Evlerden, bulgur, yarma, un, ekmek, yağ, kavurma isterler; dilenir-döşürür çocuklarını, kocalarını beslerler!

Bir gün Adana’da, Romanların yerleşik olduğu bir semtten dolmuşa binen bir romanın sürücüyle sohbet ederken, “Bir kadın, canı istediğinde kocasına bir tavuk çalıp getirebilmelidir!” dediğini hiç unutmam.

Bu anımı, bir tespit babında yazıyorum.

Okuma okumak (Rize söyleyişi), mektep-medrese diye bir şey zaten söz konusu değildir.

Akşam, gün batma sıraları çadırlar bölgesi çok hareketli olur; bir koşuşmaca yaşanır adeta. Ocaklar tüter, yemekler pişer. Beri yanda bir kadın çocuğunu açık havada ağlata ağlata yıkar, diğer yanda bir başka kadın bulaşık yıkar, varsa bir keçisi onu sağar.

Çadırların dört yanı açıktır. Birbirine on beş, yirmi metre uzaklıkta kurulurlar.

Erkekler ortada görünmezler.

Kocalardan için ‘Cingen ağası’ denir. Çalışmazlar; ellerini sıcaktan soğuğa vurmazlar.

Siyah şalvar, beyaz gömlek giyerler. Başta, köşeli şapka olur.

Ve onların da ellerinde, yüzlerinde kadınlarınki gibi dövme olur.

Yaz böyle geçer.

Bir gün bakarsın ki çadırların yerlerinde yeller esiyor.

Bir yaşamın izleri yerlerde bir süre yaşar.

Ocaklar zamanla soğur, bozulur; taşlarının karalığı zamanla kalmaz…

Şehir yollarında sırtında torbalar, yatak, yorgan, minder, çul-çaput yüklenmiş ve çocuk bindirilmiş eşek, katır, at katarlarına rastlanır.

Bu döngü yinelenir.

Ama şimdi, o hayvan taşıyıcıların yerini eski otomobiller, minibüsler, minibüsten bozma pikaplar almış.

Ve bu döngüde dönenlerin sayısı şimdi çok azalmış ve dahası adlarına da Roman denmeye başlanmış.

 

 

SAF OLUŞTURMAK İÇİN BENİ BEKLİYORLARMIŞ

Geçtiğimiz pazar günü ikindi sıraları, merkezden elli kilometre kadar uzaklıkta, Hisartepe Mahallesi (Köyü) çevresindeydim.

Ezan okundu, on dakika kadar sonra merkeze vardım. Caminin yanında bir kenara aracımı park ettim. Park sorunu yok tabii!

Karşı evin merdiveninden bir vatandaş iniyordu.

-Selamünaleyküm dedim caminin kapısına doğru giderken.

-Camiye mi? diye seslendi.

-Evet, evet camiye! Cemaat dağıldı mı?

-Yeni girdiler, yeni dedi.

Büyük, ana kapıya doğru gidiyordum ki, yan kapıyı eliyle işaret etti.

-Şu kapıdan… dedi.

O kapıya gittim, hızla ayakkabılarımı çıkardım. İçeri girdim. İçeride, sol tarafta naylon çekilerek oluşturulmuş bir bölüm vardı. Her halde, ‘Cemaat az, cami büyük hepsini ısıtmaya gerek yok’ diye yapmışlardı. Bölmenin yanından geçerken içeride birkaç kişi olduğunu gördüm. Rahatsız etmeden geçip, soğuk tarafta bir yerde namaza durdum.

Vakit namazlarının çoğu zaman farzlarını kılarım.

İkindinin dört rekat farzını kıldım. Dua ettim. Kalktım. Naylon oda tarafından, tahtaya vurulur gibi bir ses geldi. Döndüm içeride iki kişi var. Biri beyaz cübbesini giymiş, sarığını takmış hoca. Hoca eliyle,

-Kapıyı gösterip, gel, gel diye beni çağırıyor.

İkindi namazı sekiz rekattır. Sünnet olan ilk dördü önce kılınır. Herkes kendi kendine kılar. Son dört rekat farzdır ve saf tutularak hoca tarafından kıldırılır. Saf oluşabilmesi için de en az üç kişinin olması gerekir.

Onlar sünneti kılmış bitirmişler. Saf oluşturmak içeride beni bekliyorlarmış meğer. Belki de çok beklediler. Bunu hiç düşünmemiştim. Her zamankinden yavaş da kılmıştım; duayı da uzatmıştım. Buna çok üzüldüm.

Hoca ‘gel, gel’ diye çağırırken, mahcup, üzgün bir edayla namazımı tamamladığımı işaret ettim.

-Tamam, bitti dedim.

Hoca hemen anladı. İşaretle vedalaştım, helalleştim ayrıldım.

Devamını Oku

HASIMLA HISIM GİBİ

16/09/2021
0

BEĞENDİM

ABONE OL

HASIMLA HISIM GİBİ

Sevgili kardeşlerim, kıymetli okuyucularım,

Dile kolay… Sekiz yüz on dört bin kilometre karelik bu topraklar, hava sahası, üç yanını çevreleyen kıta sahanlığı, tarihi, coğrafyası, kültürü, medeniyeti, kahramanları, şehitleri, gazileri, önderleri, bilim insanları, alimleri, ustaları, sanatkarları ile bu aziz milletimizin, bu güzel güzel insanlarımızın vatanı.

Evet, “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan/Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.”(Nazım Hikmet)

Bu Bayrak, Cumhurbaşkanımızın makam aracının forsunda, devlet binalarımızda, üniversitelerimizde, elçiliklerimizde, açık denizlerdeki gemilerimizde, dağ başlarındaki, koyaklardaki, yaylalardaki, ovalardaki kaymakam konaklarında, okullarımızda, camilerimizde dalgalanıyorsa kana kana… Bu ezanı Muhammedi okunuyorsa minarelerimizde, yankılanıyorsa dalga dalga, öyleyse, her insana, her millete nasip olmayan bu güzelliklerin kıymetini bilmemiz lazım değil mi?

Hepimizin… Okumuşumuzun okumamışımızın, zenginimizin fakirimizin, yaşlımızın gencimizin, kızımızın kızanımızın… Ekmekten aştan, tarladan umuttan önce, bu sevda üzerinde olmamız lazım değil mi?

Hangi kökenden, hangi mezhepten olduğumuza, hangi partiye oy verip vermediğimize, nerden, kimden alışveriş ettiğimize bakmaksızın göğsümüzdeki bu kalbin, bu gönül, bu hissiyat içerisinde çarpması icap eder.

Türkiye’mizi yönetmek amacında olan bütün siyasal partilerimizin omurgasının, iskeletinin, temelinin, harcının, hamurunun bu değerlerle oluşmuş olması gerekir.

Bu yapıyı, bu dokuyu, bu mayayı gördükten sonra ne dediğine, ne ettiğine bakarım o partinin ben!

Ondan sonra, eğitimi şöyle, tarımı böyle yapacağım, şurayı özelleştireceğim, burayı satacağım, şu makama şunu, bu makama bunu getireceğim diye konuşursun.

Kıymetli vatandaşım da ona bakarak, “Kimin projesi daha pratik, daha hayata geçebilir, kimin projesi sorunu çözer, kiminki kısa zamanda sonuç verir?” ona göre kararını verir.

Güzel vatandaşımız, partilerin liderlerine bakar, “Hangisi doğru, hangisi eğri, hangisi sözünde durur hangisi durmaz,  hangisi tutarlı hangisi değil izler, değerlendirir, kararını verir.

Güzeller güzeli insanımız, lideri değerlendirir, sonra yanındaki omzundakine bakar, ölçer biçer kanaatini oluşturur.

Tamam!

Türkiye’miz henüz bütün işlerini kendi kafasına göre yapacak düzeye erişmedi.

Ama şu anda, kıymetli milletimizin tertemiz oylarıyla memleketi yönetme izni, vizesi, yetkisi alan bir iktidarımız var.

Ve bu Yürütme Erki her türlü taş koymalara, yol kapamalara, saptırıcı yol işaretlerine, sıkıştırmalara rağmen oyunları boya boza, engelleri aşa aşa, yanlışları düzelte düzelte, adım adım o doruğa doğru ilerliyor, yükseliyor.

Ey sevgili vatandaşlarım, builerleyiş, bu yükseliş ayan beyan ortada değil mi?

Gözü olup da görmeyenlere, kulağı olup da duymayanlara bir diyeceğim yok.

Ey güzel olması gereken siyasi partilerim, siz niye bu sevdanın başka bir önderi olmaya çalışmıyorsunuz?

Niye, bilge halkımızın sizi daha çok sevip sayması, arkanızdan gelmesi için dil dökmüyorsunuz, sorunları çözecek projelerinizi sunmuyorsunuz; onları daha vatansever, daha milletsever, daha çalışkan olduğunuza inandırmaya çalışmıyorsunuz?

Siz niye yedi yirmi dört çalışmıyorsunuz?

Niye yedi yirmi dört komplo, yalan, çarpıtma içindesiniz?

Niye, Türkiye’nin hasımlarıyla hısımsınız?

Niye, “Seçilmiş, milli iktidarınızı o hasım ülkelerle el ele vererek devirmeye çalışıyorsunuz?

Bu yaptığınız gaflet, dalalet, hatta hıyanet değil mi?

Yazık, çok yazık!

Niye, temiz vatandaşımızı, yok demokrasi, yok tek adam, yok parlamenter sistem diye içi boş sözlerle aldatmaya çalışıyorsunuz?

Bu millet, adı güzel, kendi çirkinleşmiş parlamenter sistemi iliklerine kadar yaşayıp, görmedi mi?

Kimin eli kimin cebinde belli olmayan, her biri ayrı baş, daha doğrusu başıboş hükümet sistemini yaşayıp işlemezliğini görmedi mi?

Bakanlarımız, her biri işinin uzmanı, siyaset değil hizmet peşinde koşan, vatan aşkıyla dolu, başına buyruk olmayan kişiler. Başlarında başarısız olduğunda, yanlış yaptığında onu derhal değiştirecek bir kabine başkanı, bir cumhurbaşkanı var.

İşler, planlar, projeler bürokrasi içinde, yazışmalar içinde boğulmuyor, kaybolmuyor.

TBMM çalışmıyormuş? Milletvekillerinin yetkileri yokmuş?

Yasama Görevi hangi kurumun, kimlerin sırtında? Meclisin, milletvekillerinin değil mi?

Güvenoyu, soru, gensoru yokmuş… O yalandan ağzınıza aldığınız parlamenter sistemde vardı da, bir işe yarıyor muydu? Hangi meclis araştırması, hangi meclis soruşturması siyasi malzeme bulmak için değil de objektif, hakikati bulmak için yapılıp sonuçlandırılıyordu?

Rahmetli Süleyman Demirel, “Bul 226’yı, düşür hükümeti” demiyor muydu?

Muhalefetin hükümeti düşürebilmesi için, iktidar partisinden veya partilerinden milletvekilli ‘satın alması’ gerekiyordu ve bunun için ‘milletvekili pazarları’ kuruluyordu. Gelen milletvekillerine bakanlık sözü veriliyordu.

Bakanlar, hizmette, çalışmada, yollarda, yangında, depremde, kazada değil, keyifte eğlencedeydi. Başka bir anlatımla, yiyip içip, geziyor, hemşerisine, köylüsüne, kentlisine hava atıyordu.

Kökü köceği, temeli olan, tıkır tıkır işleyen bir demokrasi olsa amenna derim.

Ama nerede…

Yine merhum Demirel’in benzin yokluğu sırasında, “Benzin vardı da içtik mi?” demesi gibi, “O düzen vardı da yıktık mı?”

Türkiye’mizin başında, Bilge Milletimizin yarıdan çoğunun oyuyla seçilmiş Demokrasi Kahramanı, kalbi, Büyük Türkiye sevdasıyla çarpan, hastalık sağlık, uyku dönek demeden, yedi yirmi dört çalışan bir Cumhurbaşkanımız var.

Tek adammış!!!

Yanında, danıştığı, müşavere ettiği sağlam kurumlar var.

Yanında bu güzel milletimizin en seçkin, işinin en üst düzeyde uzmanı, vatansever, milletsever yardımcılar var.

Yanında Türkiye’nin kalesi MHP ve Devlet Bahçeli var…

Ak Parti milletvekilleri var.

Yanında, yanı başında Kadir Kıymet Bilir Büyük Türk Milleti var.

Yetmez mi!

Devamını Oku

RİZE DE YAĞMUR YAĞAR

08/09/2021
ri̇ze de yağmur yağar
1

BEĞENDİM

ABONE OL

RİZE DE YAĞMUR YAĞAR

Kıymetli kardeşlerim, sevgili canlarım…nasılsınız iyi misiniz?

Muhabbetle selamlıyorum sizi.

Kazancınız az da olsa, çok da olsa evinizden sevgi, saygı, anlayış, yetingenlik, kanaatkarlık, huzur eksik olmasın.

Kebap değil de biber kızartması yeseniz ekmekle, ağzınızın tadı hep güzel olsun.

Ben Karadeniz’de, Rize İmam Hatip Lisesinde yedi sene sosyal bilgiler öğretmenliği yaptım.

“Rize’de geçiriyorum günlerimi

Bir yanım yeşil

Bir yanım mavi

Rize’de uğurluyorum gençliğimi

Her yanım ıslak

Gözlerim kupkuru” diye dizeler de yazdım orada.

O zamanlar hamsiye bakınca, Malatya’da öğlen vakti domatesle ekmek yiyen inşaat işçileri, seyyar satıcılar, çıraklar, kalfalar gelirdi aklıma.

Fırına tele takılmış biber gönderen, sıcak ekmekle o biberleri iştahla yiyen esnaflar gelirdi.

Acıkınca ne de güzel yenirdi sıcak çarşı ekmeğiyle…

Mesela, bizim Malatya’da ne kadar biber kızartması yeniyorsa, Rize’de de ondançok hamsi kızartması yenir!

Öğrencilerime sorardım kaç günde bir hamsi yiyorsunuz diye.

Hergün yiyenler daha çoktu sanki .

Sabah yiyip gelenler de vardı.

Tabii çeşit çeşit pişirmesi var hamsinin.

“Pilavın, böreğin, çorban pek hoştur

Seni görmeyeli millet serhoştur!” diye yazılmış dizeler de var.

Hamsi çıktı mı, diğer balıklar karaya vurur sanki Rize’de.

Palamutmuş, lüfermiş, istavritmiş kimse yüzüne bakmaz.

Kar suyu denize karışmadan hamsiyi yemeyeceksin derler.

Çocukluğumdan bilirim…

Malatya’da, yazın öğlen saatlerinde evlerden biber kızartması kokusu taşardı sokaklara, Rize sokaklarına yayılan hamsi kokusu gibi…

Ben şimdi nasıl anmam çocukluğumun mis gibi biber kızartması kokan Malatya sokaklarını, Binbaşıoğlu, Niyazi, Yatı Mektep sokaklarını…

Şimdi diyeceksiniz ki, hamsiyle biber kızartması bir olur mu?

Evet doğru.

Yemesi bir olsa da beslemesi bir olmaz tabii.

Ben de zaten bunun için düşünürdüm hemşerilerimin hamsiye karşılık biber kızartması yemelerini, domates ekmek yemelerini.

Bağımsızlık, eşitlik, adalet, kalkınma ateşiyle yanıyorum.

12 Eylül olmuş…

Ortalık buza kesmiş.

Pu desen donuyor.

“Kapatıyorum radyoyu

Kötü haberler yinelenmesin

Uyumak istiyorum

Kimse gürültü etmesin!” diye şiirler yazdığım zamanlar.

Giresun’da polis olan abim gelmiş okula, beni görmeye.

Dersten çıkmamı beklerken, okulun gözü, kulağı açık hademesi Osman Efendiyle yan yana gelir. “Ben polisim. Selahattin Sarıoğlu’nu soracağım sana. Müdür bey sana sormamı istedi.Nasıldır?” diye sormuş.

Osman Efendi, polis kimliğini görmek isteyip gördükten sonra, “Selahattin Beyin bir tek kusuru var, o da namaz kılmaması!” demiş…

Rizeliler çok dürüsttür. Çok açık sözlüdür. Nettir.

Rizeliler çalışkandır.

Erinme, üşenme, adam sende diye bizde çok olan bu huyların hiç biri onların yanına yaklaşamamıştır.

Çalışmaktan vakar etmezler, utanmazlar.

Bir müteahhit tanıdığım vardı. Mersedes arabasıyla geldi. Üstünü değişti. Sırtıyla, basamak yerine tahta çakılmış merdivenden, üst katlara biriket taşımaya başladı.

Gözlerimle gördüm.

Aracın gitmediği yamaçlara, tepelere evler yaparlar.

Akşam kamyonun indirdiği kumu, çakılı kadın, erkek bir olup torbalara kor, sabaha kadar, sırtlarıyla dereyi de geçip tepeye taşırlar.

Şu şiirimi o duygularla yazdım…

“Kız senin ayak bileklerin

Öyle ne de çok kalın

Kaç ton çay çektin

O gözler de ne güzel

Ne çok yeşile baktın

O ne baştan başa yabansılık

Hiç mi kitap görmedin

Kız sen Rize’nin hepsisin

Türkiye’nin yarısı.”

Sözgelimi, şu ağacın yapraklarını sayabilir misin desen Malatya’da birine,  sana güler. Rizeli hayır demez. Erinmez dal dal sayar bitirir.

Çalışkanlık budur işte!

Dilek’te bir gün derdiğim ayvaları, çuvala koyup sırtımla eve taşırken nişan yüzüğümü düşürmüş olduğunu fark ettim.

“Ben bu yüzüğü bulacağım!” deyip, aramaya başladım. Geldiğim yola şöyle bir bakarak ayvaların dibine gittim.

Ayvaların dibini sonbaharın döktüğü yapraklar, kurumaya yüz tutmuş otlar doldurmuştu.

Bölüm bölüm ayırarak, pirincin taşını ayıklar gibi sabırla aramaya başladım.

Bir süre sonra yüzük ortaya çıktı!

Erinmeyeceksin, üşenmeyeceksin, “olmaz” demeyeceksin, vakit geçirmeden işe koyulacaksın.

Ben hukuk fakültesini kazandığımda, arkadaşlar,“Ooo, beş altı sene biter mi?” demişlerdi.

Ben de onlara, “hukuka gitsem de, gitmesem de beş altı sene geçecek nasıl olsa” demiştim.

Felsefe öğretmeni bir arkadaş, “Yurtta sabahlayan öğrenciler tıp ve hukuk öğrencileriydi.” deyip, bir apartmanı göstererek,“Sen o okulu bitir, ben kendimi bu binadan aşağı atacağım.” demişti…

Peşin hükümlü değil, geniş görüşlü olmak, umut kırıcı değil, teşvik edici olmak gerekmez mi!

Öğretmenliğe atanma kuralarımız çekilecekti.

Ankara’ya geldik. Benimle birlikte kardeşim de atanacaktı.

“Neresi olursa olsun, her yer vatan parçası.” Diyor, yer seçmiyordum.

Öğlen arası oldu. Yemeğe gittik. Biraz gecikmiştik. Geldiğimizde kardeşimin kurasının çekildiği, tayinin Ordu’ya çıktığını öğrendik.

Ordu’yu duyunca ve abim de Giresun’da olunca, ben de o çizgide bir yer olsa iyi olur, beraber gider geliriz demeye başladım.

Adım okundu, sahneye koştum.

Bir hanım öğretmen adayı, “Ay sen vallahi Rize’yi çekeceksin” dedi bana.

Çektim, Rize çıktı.

“Rize’de yağmur yağar

Her şey büyür Anam

Sevgi, hasret ve isyan

İçimdeki her şey şimdi anadan üryan.

İşte gene yağıyor onu tam göremiyorum

Pencerem buğulu

Penceremde damlacıklar yol yapmış

Penceremin önünde bir kumru var

Yağmurdan kaçmış…”

Devamını Oku

ÜZERİMİZDEKİ ÖLÜ TOPRAĞI!

02/09/2021
üzeri̇mi̇zdeki̇ ölü topraği!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ÜZERİMİZDEKİ ÖLÜ TOPRAĞI!
-Millettin, halkın damarlarına, ‘Biz adam olmayız’…
‘Adam sendeeee!’….‘Böyle gelmiş böyle gider!’ güvensizliği yerleşmemiş mi?
-Yerleşmiş.
-Atatürk’ten sonra, ‘Milletimizi, memleketimizi muasır medeniyet seviyesinin de üzerine çıkaralım’ ideali çocuklarımıza, gençlerimize aşılandı mı?
-Aşılanmadı
-Bu idealin seferberliği yaşandı mı?’
-Hayır.
-‘Türk çocuğu atalarını tanıdıkça, daha büyük işler başarmak için kendinde kuvvet bulacaktır’ sözü nerelerde kaldı?
-Mazide.
-Tarihimizi, Selçuklu’muzu, Osmanlı’mızı, Cumhuriyetimizi değersizleştirme gayreti içinde olduk mu, olmadık mı?
-Olduk.
-Tarihi kişiliklerimizi, devlet adamlarımızı, kahramanlarımızı, yazarlarımızı, şairlerimizi, sanatkarlarımızı, din adamlarımızı, birer kulp takarak damgalamadık mı, dışlamadık mı?
-Hem de nasıl…
Kalpten söylüyorum ki,
“Türkiye, tarihine, kültürüne, benliğine, maddi-manevi değerlerine, yer altı-yer üstü zenginliklerine sahip çıkma, kalkınma, boyunduruklarından kurtulma süreci içinde ilerlemektedir.”
Atatürk’ü, kendi yaşam felsefesine hizmet ettirme çabasında olanlar dışında, gerçekten Atatürkçü olan arkadaşlarıma da şunu söylemek isterim ki,“Türkiye, Atatürk’ü vatan evladı, kahraman, akılcı, gerçekçi, önder, milliyetçi, Dinine, milli ve manevi değerlerine bağlı kimliğiyle öne çıkarma süreci yaşıyor.”
Bundandır darbe kalkışmaları, bundandır karmaşık ittifaklar, bundandır dış emellerle kendi emellerini birleştirmeler.
Yine kalben söylüyorum ki, “Her kökenden bireyiyle Büyük ve Şanlı Türk Milleti karanlığı yırtacak, dizlerindeki, boynundaki paslı zincirleri kıracaktır!”
Ve Türkiye’mizi bu kutlu yolundan çevirmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
Çünkü Allah doğrunun, çalışanın, çabalayanın yardımcısıdır.
Biliyorum ki, kafasının arkasında gizli gündemi olanlar dışında, saf temiz milletimizin bütün bireyleri bunu böyle istemektedir.
Yeter ki, durduğumuz yerden bakmaya devam etmeyi bırakalım.

Hani çözmeye çalışıp da bir türlü çözemediğimiz matematik problemini, başka alternatifler deneyerek çözebildiğimiz gibi, başka yollar, başka açılar arayalım.
Eğri oturup doğru düşünmek zordur, duruşumuzu gözden geçirelim, duruşumuzu düzeltelim.
Ardından gittiğimiz kişilerin, ideolojilerin, sloganların son durumlarına, ne yana evrildiklerine bir daha, bir daha bakalım.
Ön yargılarımızdan-peşin hükümlerimizden, alışkanlıklarımızdan, ezberlerimizden kurtulmaya çalışalım.
Bir başka anlatımla, silkinelim, üzerimize serpilmiş ölü toprağını atalım, atalım!
Sevgiyle, kardeşlikle, ümitle, güvenle, idealle dolalım derim.
Sevgiye, saygıyla, muhabbetle, kardeş duygularıyla kalalım inşallah!

 

CHP DER DEMEZ…
Ömrü boyunca CHP’de siyaset yapmış, birkaç kez milletvekili aday adayı olmuş, üst kurul delegeliğine seçilmiş bir avukat olan Hasan Karaaslanoğlu hastalanmış, İnönü Üniversitesi Araştırma Hastanesi yoğun bakım biriminde yatıyordu.
CHP Battalgazi İlçe Başkanı olarak, 6 Şubat 2016 günü, iki yönetim kurulu üyesi arkadaşımla sormaya gittik.
Beni aldılar içeriye, arkadaşlar kapıda bekledi.
Elimi sabunla yıkadım. Yatağına yöneldim.
Hasan Abi biraz agresif, biraz sert mizaçlı bir meslektaşımızdı.
Yanına vardım. Göz göze geldik, yüzünüyoğun bir mutluluk, çok sıcak bir tebessüm kapladı.
Konuşamıyordu.
-Hasan Abi nasılsın, Baro’dan arkadaşların selamları var dedim.

Çok duygulandı, gözleriyle selamı aldı.
Ardından,
-CHP’den geliyorum, onların da çok selamları var der demez, yüzünü büyük bir öfke kapladı ve elinin tersiyle, ‘git buradan’ veya ‘onların lafını etme’ der gibi hareketler yaptı.
Ve ben de bir şey yapamadım, şifalar dileyerek ayrılmak zorunda kaldım…
Dışarıda bekleyen arkadaşlara bunu aynen anlattım tabii.
Hasan Abiyi, bu ziyaretten on dokuz gün sonra maalesef kaybetmiştik.

Nur içinde yatsın.

 

SATILIK PROFESÖR BULMAK!
Geçtiğimiz günlerde TV’de, Yunanistan’ın Türkiye Düşmanlığı konuşulurken, Onur Öymen’in, Bon Büyükelçiliği sırasında onlarca kez televizyona çıkıp, Alman kamuoyuna Türkiye’nin haklılığını anlattığını söylemesi üzerine, Sinan Oğan,
-Bunlar kamuoyunu etkilemez. Önemli olan, Yunan kanalına çıkıp bizim tezlerimiz doğrultusunda konuşacak Yunan profesörler, gazeteciler, siyaset adamları bulmaktır dedi.

Bu söz bana, Ayasofya Camiinin açılıp açılmaması konusu televizyonlarımızda tartışılırken, kimi konuşmacılarımıza bakıp,

-Yunanistan profesörleri televizyonumuza çıkıp konuşsaydı bizimkiler kadar kendi tezlerini savunamazdı diye yaptığım sosyal medya paylaşım aklıma gelmişti!!!
Demek ki, böyle satılık proflar olabiliyormuş!!!

 

DİLEK Başpınar-(Göçmen)
Halk arasındaki adı eskiden Göçmen’di.

Şimdi yeni kuşaklar veya sonradan gelenler Başpınar derler.
Göçmen denilmesinin sebebi, nüfus mübadelesi-değişimi sırasında Türkiye’ye getirilen Balkan Türkleriydi.
Burada kendilerine, toprağı çok değerli bir alan tahsis edilmiş, verilmişti.

Rahmetli babam, o çevrede iki yüz dönümden çok arazimize el konulup göçmenlere-muhacirlere verildiğini söylerdi.
Göçmen’liler, tarımda öncüydü, örnekti.
Evlerinden, bağ bahçelerinden açıkça belli oluyordu. Bahçeleri, tarlaları çok bakımlıydı.
Kadana denen çok iri, kocaman katırların çektiği lastik tekerlekli arabaları vardı.
Kendileri de, sarışın, yeşil gözlü, iri yarı, kilolu insanlardı.

Ve elbette ki çok çalışkanlardı.

Kavgalarını, döğüşlerini, kötü bir durumlarını duymadık.
Dilek, kasaba statüsüne geçip belediyelik olurken, gerekli olan nüfus, Başpınar ile Uğrak (Hilan) mahalle olarak eklenerek sağlanmıştı.
Şimdi kimsecikler kalmadı göçmenlerden bu topaklarda.
Nasıl, ne şekilde, nereye gittiklerini bilmiyorum. Araştırmak da nasılsa hiç aklıma gelmedi.
Şimdi onların bıraktığı topraklarda, Başpınar’da çoğun Hekimhanlılar, İriağaçlılar, Epremeliler, Girmanalılar yerleşik.
Buradan birine sordum,

-Göçmenlerden kalan var mı burada? diye,

-İki kapı varlar dedi,Girmanalı bir abla.
İşleri rastgelsin, o sarışın, yeşil gözlü Balkanlıların…

Bir kötülüklerini, biz Dileklileri incitici bir durumlarını duymamıştım.

Devamını Oku

MİLLETTEN BAŞKA EGEMEN GÜÇ

26/08/2021
mi̇lletten başka egemen güç
1

BEĞENDİM

ABONE OL

MİLLETTEN BAŞKA EGEMEN GÜÇ

Kıymetli hemşerilerim, güzel okuyucularım… İlkokuldayken öğretmenlerimin benden istedikleri, benim de utana sıkıla söylediğim bir türkü vardı… “Kadir Mevlam senden bir dileğim var/Beni muhannete muhtaç eyleme” diye.

Gün gelir, insan komşusunun külünemuhtaç olur.

Ama Allah kimseyi muhannete muhtaç etmesin…

“Muhannetin suyu bulanık akar/Aktığı yerleri kor olur yakar”

Benim de sizden bir dileğim var…kendinize, sevdiklerinize, çevrenize bir iyilik yapmanız; bir an önce gidip aşı olmanız.

Parası yok, ricası yok, acısı yok.

Çocukluğumuzda bazı arkadaşlarımız aşıdan kaçardı. O zaman acıtırdı iğneler. Aynı iğneyle yıllarca iğne yapılırdı. Sağlıkçı birinden çıkarır, ispirto ocağı üstüne kaynayan su içindeki uçla ucunu değiştirir, sıradakine yapardı.

İğneler uzun zaman kullanıldığındanucu körelirdi. Bu yüzden de çok acıtırdı. Onun için korkulurdu. Seksenli yıllarda AIDSdiye bir hastalık çıktı, sabah akşam televizyonlarda bu konuşuldu, kan yoluyla geçmesi nedeniyle, o sayısız kişide kullanılan ve acıtan iğnelerin yerine, şimdiki bir kullanımlık plastik şırıngalı iğneler çıktı. Berberlerin kullandığı usturalar da tarihe karıştı.

Hepimizin bir yakını, bir yakınındaki öldü maalesef. Korona denen illet çektiriyor, hasar bırakıyor, bazen de öldürüyor insanı. Günlük vefat sayısı iki yüzün üzerinde seyrediyor hala. Geçen yıl Mayıs’ta 44 olduğunu hatırlıyorum. Bir an önce aşı olup, güven kazanalım derim.

Bazı derin güçler insanlardaki aşı duyarlığını bile istismar edip, iktidarı devirmede malzeme olarak kullanabiliyor.

Bilim insanları onca emek, onca zahmet aşıyı bulmuş, devletimiz fazlasıyla tedarik etmiş, biz bu nimeti tepiyoruz.

Olacak şey mi?

Bir paylaşım okumuştum. Aman hastaneye gitmeyin, hastaneye gidenlerin hepsi ölüyor,aman ha verilen ilaçları içmeyin ölürsünüz, maske takmayın, takarsanız koronayayakalanırsınız deniyordu. Maksat,hastalık yayılsın, ölümler artsın, ekonomi batsın ki, sonra da çıkıp,”İktidar aciz kaldı. Ölü sayısında dünyada en baştayız” diye bağırmak.

Aşı bulunmasaydı, ‘aşı yok insanlar ölüyor’ denecekti

Geçen gün telefonuma bir mesaj geldi,“Dün İsrail’in vatandaşlarına Türkiye’yi terk edin çağrısından sonra, bugün de ABD vatandaşlarını uyardı.Türkiye’de çok önemli olaylar bekleniyor denmişti.”

Araştırdım, 2016’da İstiklal Caddesindeki terör olayından sonraki gazetehaberi.

Bir sefer de, uzun bir mesaj atılmış, “İhvancılaragöre Türkiye Cumhuriyeti’nden alınan, çalınan ve gasp edilen her şey helaldir ve ganimettir.(…) Bu kişiler (Yani İhvancılar=Ak Parti ve RTE). (…) İhvancı olmayan bütün Müslümanlar kafir sayılır ve öyle muamele görürler yazıyordu.

Ak Parti’ye ne kadar muhalif varsa hepsini bir araya getirme, kenetleme çabası.

Böyle yalan yayınlar, ABD Başkanı Biden’ın bir yardımı herhalde.

ABD Başkanı Biden,

-Türkiye’de muhalefete yardım edip, Erdoğan’ı ve Ak Parti iktidarını devireceğiz,

Ana Muhalefeti Ünal Çeviköz,

-ABD’den beklentimiz, Türkiye’de güçlü bir demokrasi vurgusu yapmasıdır demişti.

Grup Başkan vekili Engin Özkoç da,

-Başka bir egemen gücün müdahalesine asla gerek kalmadan, sandıkta milletimizle beraber laik, demokratik, parlamenter sistemi yeniden inşa etmeliyiz dedi.

Allah’ınızı severseniz, Türkiye’nin Ana Muhalefet Partisinin, sözde iktidar alternatifinin, dünyanın en büyük bağımsızlık zaferini kazanmış  Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Partinin grup başkanı milletvekilinin,(hayır, milletin böyle vekili olmaz) sözlerine bakın bir.

İnsanda biraz çekingenlik, biraz utangaçlık olur, insan,

-Böyle dersem vatandaş bana ne der?diye düşünür.

-ABD’nin ne diyeceği önemli diyor demek ki. Önemli olan ABD’ye yardımını beklediğimizi, onun dediklerini yapacağımızı bildirmek, ona güven vermek diyor.

Adam, en başta Türk Milletini, Cumhurbaşkanımızı, Ak Partiyi tehdit ediyor,

-Uğraştırmadan iktidarı biz verin. Yoksa bizden üstteki egemen güç olan ‘Ağabeyimiz ABD’ gelip bize verecek. O zaman başınıza gelecekleri düşünün! diyor.

2023’te seçim yapılacak.

Tayyip Erdoğan’dan daha halkçı, daha vatansever, daha çalışkan, daha adil, daha yüksek idealli olun, insanımızı sevin, sayın kendinizi sevdirin, kendinize inandırın seçimi kazanın Başkanlık mı dersiniz, Parlamenter Sistem mi dersiniz onu uygulayın.

Önünüze duran mı var, elinizden alan mı var?

Türkiye’nin meşru iktidarını devirecek ‘egemen güç’ kim oluyor muş… utanmıyor musunuz bu sözlerden, bu duruştan, bu yatıştan, yazıklar olsun size, yazıklar olsun!

Bir çift sözüm de sizin arkanızdan gelmeye devam eden Atatürkçü insanlara,

-Arkadaşlar görmüyor musunuz bunu, bundan önceki rezaletleri…

Hey ADD Genel Merkezi, illerdeki şubeleri, çıkıp da,

-Biz Türk Milleti’nden başka bir egemen güç tanımıyoruz. Bu adamı derhal istifaya çağırıyoruz. diyemiyor musunuz?

Ak Parti gider, başka partiler gelir Türkiye’yi yönetir. Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek devam eder.

Ama, böyle Ana Muhalefet, böyle Atatürkçüler olursa, milletimizin oy verirken o partinin, en başta Türkiye toprakları üzerinde, Türk Milletinden başka bir ‘egemen gücün’ varlığını kabul edip etmediğine bakması gerekecektir.

Hiç kuşkunuz olmasın, her kökenden, her mezhepten, her inançtan, her meşrepten vatandaşlarımızın oluşturduğu, aşure tadındaki bu Büyük Türk Milleti, seçimlerde gereğini yapacak, böyle siyasetçileri,  böyle partileri, böyle Ana Muhalefeti çöpe atacaktır.

Bakın, görün!

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.