DOLAR

18,6386$% 0

EURO

19,6343% 0

GRAM ALTIN

1.080,09%1,89

ÇEYREK ALTIN

1.751,00%1,66

TAM ALTIN

7.007,00%1,64

BİTCOİN

315576฿%-0.90467

İmsak Vakti a 05:51
Malatya PARÇALI BULUTLU 11°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Bu Sabah TV
Bu Sabah TV
Selahattin SARIOĞLU

Selahattin SARIOĞLU

01 Aralık 2022 Perşembe

KILIÇDAROĞLU ŞU KAPIDAN GİRSE

0

BEĞENDİM

ABONE OL

KILIÇDAROĞLU ŞU KAPIDAN GİRSE

Sene 2010.

CHP Malatya’da il başkanlığı seçimi yaklaşıyor.

Mevcut başkan Celal Berktaş adaylığını açıklamıştı.

Başka aday yoktu henüz.

Ben de il delegesiyim.

Berktaş’a, kendisine oy vereceğimi söyledim.

On, on beş gün sonra Ağbaba da adaylığını açıkladı.

Yakın arkadaşları desteklemem için ofisime geldiler.

Birkaç defa geldiler.

Celal Berktaş’a söz verdiğimi tekrarladım.

Israr, rica devam edince, oturduğumuz odanın kapısını göstererek,

-Bakın, bu kapı açılsa, içeri Kemal Kılıçdaroğlu girse, “Seni birinci sıraya koyacağım, Ağbaba’ya oy ver!” dese yine vermem. Çünkü söz verdim dedim.

Seçim günü geldi.

Kongrenin yapıldığı Spor Salonundayız.

Bir ara yemek için yakındaki evimize gittim.

Dönüşte, Kanal Boyundan Salona giderken partililerle karşılaşıyordum.

Birkaç yerde,

-Sana oy verdik, sana oy verdik dediler.

-Nasıl? Ben bir yere aday olmadım ki dedim.

Sonradan öğrendim.

Meğer Ağbaba’nın listesinde Kurultay Delegesi adayıymışım.

Şimdi diyeceksiniz ki,

-Peki ne yaptınız, kime oy verdiniz?

Ben de size sorayım.

-Siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız?

Ben ne yaptığımı söyleyeyim,

-Ağbaba’ya verdim. Onun listesindeydim ve o listeyi sandığa attım.

Aksi eşyanın tabiatına aykırı olurdu.

Kendime değil, başkasına oy vermem abes olmaz mıydı?

Ağbaba da il başkanı oldu.

İlk Kurultayda da canı gönülden, ikincisinde kerhen Kılıçdaroğlu’na oy verdim.

Baykal’ın kaset skandalı patlayıp istifa edince, Kılıçdaroğlu için illerde çalışmalar başladı.

Rahmetli Aslanoğlu Malatya’da,  delegeler ve yönetimle duruma ilişkin yaptığı nabız alma toplantında Kılıçdaroğlu’nu empoze ediyordu.

Ben,

-Baykal olayı doğru değildir belki deyince, bana bakıp, gözünü kırparak, başını sallayarak, ‘Doğru. Doğru’ demişti.

Malatya’ya gelen TBB Başkanı Vedat Ahsen Coşar’ın yardımcısıyla bu ‘kaseti’ konuşurken, ben,

-Amerikan yapımı deyince, o,

-Yok yok ev yapımı demişti.

Baykal da Feto’nun yalanına inanmıştı.

İstifa konuşmasında,

-Pensilvanya’dan aldığım mesajın samimiyetine inanıyorum demişti.

İddiaya göre Feto, Baykal’ı aramış,

-Bu işin içinde yokuz demiş ve Baykal da buna inanmıştı.

Kaset operasyonuyla CHP Batılı Sosyal Demokrat Parti dolduruşuyla, millilikten, yerlilikten çıkarıldı.

İçi başka, dışı başka oldu.

Bugünkü halini görüyorsunuz…

Battalgazi Başkanıyken, Ankara’da, Nazım Hikmet Spor Salonunda yapılan genişletilmiş İl ve İlçe Başkanları toplantısında söz almak için başvurdum.

Batılı Sosyal Demokrat Parti dolduruşunu açacaktım.

Avrupa’daki SDP’lerin Marksizm’in reformize edilmiş hali olduğunu, bizim CHP’nin Kuvayı Milliye Hareketinden doğduğunu söyleyecektim.

Talebim iletilmedi.

Burada izninizle şunu da söyleyeyim: Toplantıda binin üzerinde başkan vardı, tek çelenk sahnenin yanında duran çelenkti ve üzerinde Malatya Battalgazi İlçe Başkanlığı yazıyordu.

Her nedense binde bir kişinin yaptığını yapmıştım.

Kötü olmasın da…

2017’de, Referandumdan bir ay önce istifa etmeye karar verdiğim halde, başkan olarak üstüme aldığım göreve halel getirmeden çalışmalarımı yaptım.

Oy verme günü de aynı şekilde görevimi yapıp, ilçe binasında, yönetim kurulu üyesi arkadaşlarıma veda baklavasını da ikram edip, sandıkların kapanmasına on dakika kala, saat 16:50’de partiden ayrılıp eve gittim.

Başkanlıktan istifa ettiğime ilişkin kısa açıklamamı yazdım, saat 16:10’da, oy verme bitip, sandıklar henüz açılmadan, İl Başkanlığına ve basınımıza ilettim.

Geri almam için çok büyük ısrarlar da geldi.

-Hayır, ok yaydan çıktı dedim.

Yine şunu söylememe de izin verin lütfen, istifamı, AA, İHA, DHA bütün Türkiye’ye geçti.

Bunu haber yapmayan medya organı yoktu.

Çünkü tüm Türkiye’de, istifa eden tek CHP yöneticisi Malatya Battalgazi İlçe Başkanıydı.

Burada da yine binde bir olmuştum.

Yukarıda, ‘Kendine oy verip vermeme’ durumu yazarken bizim baro seçimlerinden bir anım aklıma gelmişti.

Baro Genel Kurulu yapılıyor.

Başkanlığa aday olan ben diğer iki arkadaş aramızda sohbet ediyoruz.

-Adaylar kendisine oy verebiliyor mu? diye ciddi ciddi sordum.

Kadın aday olan arkadaş,

-Tabii ki diye yanıtladı.

-Öyle miii? Ben kendime oy vermedim dedim.

-Vay… Nasıl bilmezsin? deyince. Bu sefer sözü değiştirdim,

-Yok yok, etik olmaz diye vermedim deyince,

-Ohoo, mümkün olsa ben, bir değil on oy veririm dedi.

Şaka yaptığımı açıkladım tabii.

Milletvekilliği seçimine hazırlanan ve kendince beni rakip gören bir eski Baro Başkanımız,  o arkadaşı aday olmaya ikna etmiş.

Bunu birkaç arkadaştan net olarak öğrenmiştim.

Az bir oy aldı ama benden aldı.

O da benim seçilmememe yetti de arttı.

Ben listeye giremedim.

O üçüncü sıradan gösterilmişti.

Ve ‘giydirdiği’, süslediği seçim aracının üzerine kocaman harflerle,

“Size Hiç Yalan Söylemedim” diye yazdırmıştı.

Bir seçim gezimizde, bir aday adayı da kulağıma eğilerek,

-Son söylediği yalan bu demişti.

 

KILIÇDAROĞLU ÇAĞIRSA

Dilek’te polis emeklisi abimgile iftara davetliydik.

Eve vardık.

İçeri giriyorduk ki, telefonum çaldı.

Arayan CHP Battalgazi yönetiminden bir arkadaşımdı.

-Başkanım, hepimiz ailecek sizi bekliyoruz diyerek yerlerini söyledi.

-Öyle mi? Tamam, geliyoruz dedim.

Yönetim Kurulumuz eşimle beni iftara çağıracaklardı.

Biliyordum ama gününde bir iletişim hatası olmuştu.

Abime, ‘Böyleyken böyle!’

-Gitmemiz gerek dedim.

Hoşlarına gitmedi tabii.

-Vallaha, ben olsam, Kemal Kılıçdaroğlu çağırsa bile gitmem dedi.

Koştuk.

Arkadaşlarımızla beraber olduk.

 

 

 

Devamını Oku

O ÖLMEDEN NEFSİNİ ÖLDÜRENDİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

O ÖLMEDEN NEFSİNİ ÖLDÜRENDİ
Sevgili okuyucularım…

Bu yazımda, Malatya’nın hayal ötesi, ilginç üstü yaşam biçimiyle, onlarca kitap yazan, üç dil bilen, iktisat fakültesi mezunu, Malatyalıların ‘Üstat’ adını verdiği, 2018’de aramızdan ayrılan Hüsamettin Yıldırım’dan bilgiler sunacağım size.
O, 1941 yılında Erzurum Hınıs’ta doğduktan altı ay sonra annesini kaybetmiştir. Der ki,

-Annem öldükten sonra benim ortada kalmam, büyümemem lazımdı. Allah beni öldürmedi. Hem de aile içindekiler, ‘ölse de kurtulsak’ dedikleri halde. Bütün canlıların rızkı Allah’ın üzerinedir. Mesela karıncaların ne sosyal sigortası vardır, ne asgari geçim indirimi.
Üvey anne elinde sıkıntılar çekmiş, gitmiş babaannesiyle  yaşamaya başlamış.

Sonra kader onu Malatya’ya yollamıştır. On iki yaşında Malatya’da ilkokula başlamıştır.

Kimsesizlikten dilenci çetesinin eline düşerek İstanbul’a kaçırılmış, birkaç gün sonra kendisini dilendiren ve gözetleyen zalimin elinden bir fırsatını bularak kaçıp kurtulmuş, bilmediği bir yerde,  bir duvarın dibinde ağlarken yanına gelip derdini soran Malatyalı ve eşi de komiser olan bir kadının sıcak ilgisi sayesinde otobüse bindirilip Malatya’ya gönderilmiştir.
Orta bir ya da ikideyken, rahmetli babamın, yolda topallayarak yürüyen bir genci göstererek,

-Bak oğlum, bu genç, liselilere matematik dersi veriyor dediğini unutmadım. Üstat der ki,

-Lise yıllarımda, öğrencilere matematik, fizik dersleri verir, aldığım cüzi ücretlerle hayatımı devam ettirirdim.
Malatya’nın Üstadı merhum Hüsamettin Yıldırım, olağanüstüler üstü bir yaşam sürerdi…

Bekar yaşar, telefon kullanmaz, radyo, televizyon, elektrik kullanmaz, bir piknik tüpü, bir çaydanlığı, bir kaşığı dışında eşyası bulunmazdı. Paralı olduğundan arabaya binmez, kendisini ince giymeye alıştırdığı için giyim gideri olmazdı. O, insanın ne kadar az parayla yaşayabileceğinin anıtı ve kanıtıydı. Bir gün televizyonda,

-Sokağa çıkacağım zaman su içmem. Çünkü tuvaletler paralı dediğini hatırlıyorum.
Arkadaşlarının, ayağının sakatlığına bakıp, “Devlet sakatlara maaş veriyor. Müracaat et” dediklerini, kendisinin devlet adamlarıyla arasının pek iyi olmaması, gidip kapı kapı evrak dolaştıramayacağı için, bu talebi kabul etmediğini ama arkadaşlarının daha sonra kendilerinin bizzat önüne düşerek evrakları imzalatıp kendisine bir maaş bağlanmasını temin ettiklerini söylemiştir.
Yine, der ki,

-Zevk için yiyecek almam. Birkaç yıl önce arkadaşlardan biri bana, “Üstat yeni bir dondurmacı açılmış, oraya gideceğiz, sen de gel” dedi. Ben o yaşıma kadar sadece iki küçük külah dondurma yemiştim. Güzel bir dille söylediği için kıramadım. Gittik. Birer porsiyon geldi. Onlar çay kaşığının ucuyla yavaş yavaş yiyorlar. Ben hemen bitirdim. İkinci geldi. Onu da bitirdim. Yedi porsiyona çıktı. ‘Yok’ demeyeceğimi bildikleri için daha teklif etmediler. Hatta, ‘hastalanacak mıyım’ diye beni takip etmişler. Böylece dondurmaya alıştım.
Arkadaşlar sık sık dondurmacıya götürdüler. 1998’in Ağustos ayında bir oturuşta bir kilo yedi yüz elli gram dondurma yedim.
Kitap yazmaya nasıl başladığı hususunda da,

-Orada burada gördüğüm televizyonlarda gerek dini, gerek siyasi konularda tartışmalar dinledim. Birine göre doğru olan, ötekine göre yanlıştı. Bir noktaya varmak için tartışmazlardı. Bunları görünce o konuda yazılmış bütün kitapları aldım okudum, bütün  görüşleri araştırıp, topladım, öğrendim. Sonra kendi görüşümü ortaya çıkardım, kendi fikrimi netleştirdim. Yazılar yazdım. Kaybolmasın diye kitap haline getirdim der.
Üstat, dilimiz ve öztürkçe mevzusuna da şu şekilde temas etmiştir,

-Bir Türkçeleştirme akımı başlatıldı. Dilimizdeki Arapça, Farsça kelimelerin atılıp yerine geçecek kelimeler arandı, bulamadıklarının yerine de kendileri uydurup ‘Öztürkçe’ adını verdiler. Kelime öztürkçe ise eğer herkesin anlaması lazım değil mi? Yok, illa sözlüğe, lügata bakacaksın. Bununla beraber bir de eski kitapların gençler tarafından anlaşılmaması hususu var. Bir zamanlar nurculuk vardı. Saidi Nursi Kur’an’I açıklamak için kitaplar yazmıştır. Ben o kitapların hepsini aldım ki okuyayım ama dili çok ağır olduğu için bir şey anlayamadım. Kaldırdım attım. Benim kitaplarımın dili de ağır ama onlar kadar değil.
Üstat, mutluluk hususunda da,

-Derler ki, ‘Hıristiyan olursan mutlu olursun, Yahudi olursan mutlu olursun, Müslüman olursan mutlu olursun… Bütün peygamberler Müslümanlık dininin peygamberidirler. Hepsi de çok büyük felaketler, acılar yaşamışlardır. Peygambere en yakın olan evliyalar da öyle. Ben mutlu olmak için her şeyi yaptım ama mutlu olamadım. Dedim ki, “Suç bende, Müslümanlıkta değil.” Anladım ki, insan bu dünyada mutlu olamaz.” (Ender Sümer’le konuşma İnternet)
O böyle söylemiştir ama bir ameliyat için yattığı hastanede görevli hemşire,

-Bu adam kim? Kendisi fakir, perişan biri ama gelen ziyaretçiler hep önemli kişiler demiştir.
Evet, bu geçici dünyadan, adeta yaşamadan ama yaşayan ve yaşatacak olan onlarca eser bırakarak ve dünya nimetlerine yenilmeyerek, kimseye kötülük etmeyerek olağanüstüler üstü bir yaşama tarzı ile insanın neleri başarabileceğini göstererek,  “Nefsini öldürüp ölen” insan olarak ayrılan Malatya’nın Üstadı, sevgili evladı Üstat Hüsamettin Yıldırım’a, Yüce Yaradan ebedi mutluluğu nasip eder inşallah.
Kadir, kıymet bilir Malatyalı hemşerilerime en derin saygılarımla sunarım.

 

Devamını Oku

KÜRECİK İNCİRLİK İLMİK İLMİK

0

BEĞENDİM

ABONE OL

KÜRECİK İNCİRLİK İLMİK İLMİK

Nereden aklıma geldiyse…

Baro Başkanlarımızdan rahmetli Niyazi Gökçe’ye, Baro’da,

-Niyazi abi, paranı aldın mı? dedim.

-Ne parası? dedi.

O da, ben de 2007 milletvekili seçimlerinde aday adayı olmuştuk.

-CHP’den. Aday adayı olurken yatırdığımız paraları, seçilemeyenlere iade ediyorlar.

-Sen aldı mı? dedi.

-Aldım, aldım deyince.

-Ooo iyi, Hacı Beyinkini de alırım dedi.

Yılların, kurt politikacısı buna inanmıştı.

Güldüm. Şaka yaptığımı anladı. O da güldü birazcık.

Kendisininkini aldığı gibi, aday adayı olan, yakın arkadaşı Hacı Demirhan’ınkini de alacaktı…

Milliyet’in usta yazarı Erzurumlu rahmetli Hasan Pulur’dan okumuştum, aklıma geldi.

Erzurumlu demir bakır ustası, yanında çalışan çocuk birkaç gün gelmeyince, evlerinin önünden geçerken damda gördüğü ninesine,

-Torunun niye işe gelmiyor? diye seslenmiş.

-Öğrenmiiiş! Vurirsen vurirsen olur yassi, etrafını çevirirsen olir tepsi diyor…

Usta, yanındaki arkadaşına,

-Vay kerata… Kendisi öğrenmiş, bir de ninesine öğretmiş demiş.

Milletvekilimiz, meslektaşım, Muharrem Kılıç’la, on yıldan çok önce Renkli Sinemada yapılan bir CHP kongresinde, partililerin yaşlandığından, gençlerin partiye ilgi göstermediğinden konuşurken, bir arkadaşının, minareden geçinen (ölen) birinin selası okunduğunda,

-Aha! Bir kişi daha eksildik dediğini söyledi.

Muharrem Bey, işe yerleştirdiği bir vatandaşın kendisini arayıp,

-Sayın vekilim, Allah senden razı olsun. İşim çok rahat. Akşama kadar oturuyorum dediğini söylemiş, “güler misin, ağlar mısın!” seçeneklerinden gülmeyi seçmiştik.

Sevgili milletvekilimiz Muharrem Kılıç’tan lafı açmışken devam edeyim.

Bir akşam bizim evde otururken, kalktık, biz de bakmak için, diğer odada Malatya Galatasaray maçının önemli dakikalarını televizyondan izleyen çocukların yanına gittik.

Malatya bir korner attı son anda kaleci dışarı attı.

Bir korner daha oldu.

Heyecanla izliyoruz. İkinci korneri attık. Bu sefer avuta gitti. Ben,

-Bu da korner olsaydı penaltı verilecekti. ‘Üç korner bir penaltı’ dedim. Muharrem Bey,

-Öyle mi? Tüh be! dedi.

Eşleşip kendi aramızda oynadığımız, mahalle takımına girip mahalle maçı yaptığımız zamanlarda arka arkaya üç korner olunca penaltı atılırdı.

Muharrem beyle bir anımızı daha anlatayım.

Hekimhan Güzelyurt Kasabasında, Belediyenin düzenlediği bir festival vardı.

Akşam eşimle gittik.

Muharrem Beyle yan yana oturuyorduk.

Biraz da geç kalmıştık.

Sahne de müzik vardı.

Hatta, Belediye Başkanı Ali Seydi Millioğulları’nın müzik okuyan kızı şarkı söylüyordu o sıra.

Muharrem bey önümüzdeki sehpada bulunan armutları göstererek,

-Armut yiyin dedi. Armutların da ufakları kalmıştı. Ben.

-İyilerini yemişsiniz dememle gülmemiz bir oldu.

Programın ilerleyen saatlerinde, yeniden armutlar geldi, sehpalara kondu.

Muharrem Bey durur mu?

-Haydi buyurun, iyileri geldi dedi…

Vakit geç oldu kalktık.

Sahnenin önünden geçerken, türkü söyleyen tanıdığım sanatçı Mustafa Kısacık’la da vedalaşmak istedim. Sahnenin önünde durdum. Mustafa Kısacık geldi, tokalaştık, birkaç kelime konuştuk. O bizle sohbet ederken türkü devam ediyordu.

Meğer, banttan söylüyormuş.

Böyle bir garip durum olmuştu işte.

Festival alanından çıktık. Aracımıza gidiyorduk.

Arkamızdan seslenildi.

Bir plaketi takdim etmek için çağırıyorlardı.

Döndük. Sahneye çıktım. Kısa bir konuşma yaptım. Sayın önceki milletvekilimiz Muharrem Kılıç beyin plaketini sundum.

Çıktık yollara, düştük döngeli yollara.

Döngelerden, gelişimizin tersine dönerek Malatya Sivas yoluna indik, oradan ver elini Malatya!

 

ABD TAZİYESİNE RET

İstiklal Caddesi bombacısı on bir saat gibi kısa bir zamanda gizlendiği evden, elinle konulmuş gibi alındı.

Devlet içinde devlet olmuş Fetö ajanlarının Emniyet’ten, Jandarma’dan, Yargı’dan tam olmasa da temizlenmesi, İşbilenlerin işi üstlenmesinden, çok çalışmasından dolayı bu başarı.

Bu güzel resmi bile orasından burasından çiziktirenler oldu.

Başarıyı gölgelemek, kirletmek isteyenler oldu.

Bu tutumların hayra etkisi olmaz.

Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.

Lafla hakikat kapanmaz.

Unutmayalım ki, bir sessiz sağduyu vardır.

Sınırlar elek gibi olmuş. Her gelen geçiyor.

Devlet bunu niye yakalamadı?

Dört aydır Türkiye’deymiş, nasıl tespit edilmez?

Biraz düşünülse!

Tamamen aklın değil, biraz da vicdanın dediği yapılsa!

Devletimiz, bu aziz milletin güvenliği için onun paralarıyla Doğu ve Güneydoğu sınırımızda tam 1028 kilometre beton duvar yapmış.

Bu dile bile kolay değil!

911 kilometrelik olan Suriye sınırımıza 837 kilometre beton duvar yapmış.

Bunları bilmemizde fayda var.

Devletimiz çalışıyor. Büyük Milletimizin paralarını doğru yerlerde, doğru zamanlarda harcıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gür sesi yükseliyor,

-ABD Büyükelçiliğinin taziye dilemesini kabul etmiyoruz, reddediyoruz. Terör bölgelerini besleyen bu anlayışa kendi senatolarından para gönderen bir devletle bizim müttefikliğimiz elbette ki tartışılmalıdır diyor İç İşleri Bakanımız.

Bu milli, bu yürekli sesi dahi çiziktirmeye çalışıyorlar.

Bu açıklamayı Sosyal Medyada paylaştığımda, bir kişi,

“Yıllar önce Deniz’de böyle söyledi diye idam edildi” diye yazmıştı.

Evet, çok şükür ki bu günleri de gördük dedim ona.

Bazı kişiler de;

-İncirlik, Kürecik üslerini kapatsınlar inanalım… diye yazdılar. Onlara da şöyle yazdım,

-Arkadaşlar, çalışarak, güvenle, sabırla, istikrarla, aşama aşama,  engeller aşıla aşıla Kürecik’e, İncirlik’e varılacak.

Biraz sabır, biraz güven…

Devamını Oku

ELAZIĞ MALATYA’YI KISKANIYOR!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ELAZIĞ MALATYA’YI KISKANIYOR!

Dört yıl önce,12 Kasım günü, iki çok ünlü konuşmacı, Elazığlı Prof. Dr. Mehmet Çelik ile Malatyalı Gazeteci, Turgay Güler, “Dünyada Enerji”  konulu söyleşi için Malatya’ya gelmişti.

Ben de can kulağıyla dinlemiştim.

Bu yazıyı aldığım notlardan ve aklımda kalanlardan yazdım.
Prof. Dr. Mehmet Çelik’ten şunları söylemeliyim:
-Birbirine yakın iller, ilçeler arasında genellikle bir rekabet olur.

Aslında, Elazığ Malatya’yı kıskanıyor! Malatya daha gelişmiş.
-Oğuz Türkleri Elazığ ve Malatya’ya yerleşmişler. Başka yere gitmemişler.
-Yirmi sene sonra dünya bilgi sahibi olanlarla, olmayanlar diye ikiye ayrılacak. (Dördü gitti, on altısı kaldı! s.s.)
-Bilim, kayısı tarlalarında üretilmez, Üniversitelerde üretilir.
-ODTÜ, İTÜ, KTÜ bugüne kadar bilim adına ne üretti? Devlet baktı olmuyor, TUBİTAK’ı, ASELSAN’ı kurdu. TUBİTAK’ı Fetöcüler ele geçirdi, ASELSAN’nın mühendisleri birer birer öldürüldü. ASELSAN’ı n bir yıl içinde yedi mühendisi öldürüldü sahip çıkamadık. Yahu, ASELSAN’ın web sitesinde öldürülen mühendislerden için ‘intihar etti’ diye yazıldı. (Elini çok kuvvetlice masaya vurarak, çok yüksek sesle) “Kim öldürüyor bunları?” bile diyemedik. (O zamanki gibi gözlerim yaşarıyor.)
-Mardin’de idim. Elazığ’a geçecektim oradan. Jandarma Bölge Komutanı bırakmadı, “Bir yemek yiyelim, sonra gidersiniz” dedi.

Akşam, yemekten sonra, “Sana bizim kozmik odayı göstereyim. Senin görmen lazım” dedi. Bu salonun yarısı kadar olan bir yere girdik. Duvarlarda 17-18 ekran var. Her birinin başında bir kişi oturuyor. Birinin önünde durduk. Görevliye, “Şırnak hava sahasını aç” dedi. Açtı. “Bak dedi, şu gördüğün siyah nokta SİHA. Orada geziyor. İnsan sıcaklığına duyarlı. Bir insan tespit ettiğinde hemen bildiriyor. ‘Vur’ dersen hemen vuruyor, ‘bekle bakalım nereye gidiyor’” deyip bekleyebilirsin. Bir başka monitöre gittik, “Hakkari hava sahasını aç” dedi, açtılar. Yüksekova var, Afrin var, İdlip var. Kandil var. Dedi ki bu monitörlerin aynısından dört yerde var: Jandarma Genel Komutanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve burası dedi.
-Fransa’da yapılan “Enerji” konulu konferansta İngiliz temsilci söz sırası kendisine geldiğinde, eline bir tespih alarak, imamesinden tutup masanın üzerinde çeşitli yönlere doğru sürdü, gezdirdi ve imameyi göstererek “Bu nedir?” diye sordu. “Anladık!” dediler. “Yani imame yerine lider, önder diyebiliriz. Lider nereye giderse tespih taneleri de aynı yere gidiyor.” dedi. Petrol bölgesini işaret etti. Osmanlı Devletini işaret etti. “Başını koparırsak tespih taneleri gibi dağılırlar” dedi. Birinci Dünya Savaşı bahanelerle çıkarıldı ve Osmanlı Devleti de Savaşa sokuldu. Hepsine bir gerekçe uydurdular. Resmi Tarih bu uydurmaları yazdı. Dağılan tespih tanelerinden ikisini bir araya getirip “Burası Suriye”, üçünü bir araya getirtip “Burası Irak”, dördünü bir araya getirip “Burası BAE, Filistin” diye adlandırdılar.
-19. Yüzyılda Avrupa en refah dönemini yaşıyordu. Ama enerji sorunu vardı. Avrupa’nın kömür yatakları bitti bitecekti. Afrika’dan kömür getirme de astarı yüzünden pahalıya mal oluyordu. Yeni bir enerji kaynağı bulmalılardı.
-Musul’da irili ufaklı yan yana onlarca siyah renkli göl vardı. Bu sıvıya elini sürdüğünde yapışkandı, farklı bir kokusu vardı, yanıcıydı… Bu göller öylece duruyor kimse ne olduğunu bilmiyordu. Avrupa’dan uzmanlar geldiler bunların petrol olduğunu anladılar. Yani petrol yeraltında değil yerüstünde bulundu.
-Turgay Güler has bir Malatyalı. Başkan bey seçilirsen şunun adını bir yere ver, sağlığında görsün! (Büyükşehir Başkanı Hacı Uğur Polat’a söylüyor.)
Hemşerimiz Turgay Güler’in sözlerinden de şunları söyleyeyim:
-Dün akşam Cumhurbaşkanımızla Paris’ten geldik.
-Türkiye’nin iki sene önce terörle mücadele edecek silahı yoktu.
-İran, otuz yıldır ambargo altında. Kıtalar arası balistik füze yaptı.

Nükleer santral yaptı,
-Türkiye çok yeni silahlar yaptı. Basına tanıtılanları biliyorsunuz. Bir de tanıtılmayanlar var. Bana inanın bir de söylenmeyenler var.
-Doğu Akdeniz’de, suların altında yüzlerce milyar metreküp doğalgaz duruyor. Herkesin gözü orada. Türkiye petrol arama gemileri aldı. Üç tane. Orada doğalgaz arıyor. O gemileri denizaltılar, savaş uçakları koruyor. Bazen Yunan uçakları taciz ediyor, bizim uçakları görünce hemen kaçıyorlar.
-Doğu Akdeniz doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya götürelim diyorlar. Tabii bizim için çok iyi. Hem kira alırız, hem ihtiyacımız olanı ucuz alırız, sanayimizde kullanırız. Önceden doğalgazı Türkiye üzerinden götürmek istediklerinde bundan kira isteyecek bir güç yoktu. Emriniz başüstüne diyorlardı.
-Avrupa’nın, Amerika’nın Türkiye’deki hükümeti devirme dertleri yok; Erdoğan’dan kurtulma dertleri var.
-Mehmet Hocam anlattı, imamesini kırıp tespihi dağıttılar diye; o tespihin imamesi bulundu! (Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan s.s.)
-Ben Erdoğan’ı anlatıyorum burada, yanlış anlamayın, amacım onu övmek değil. Siz zaten seviyorsunuz. Keşke onu sevmeyenlere de böyle anlatsam, tanıtsam…
Ayaklarına sağlık.
Çok yararlandım, getirenler de sağolsun,

İyi ki gelmişler, iyi ki dinlemeye gitmişim.

***

Çok saygıdeğer hemşerilerim, bugün 10 Kasım.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü ve kurucu arkadaşlarını minnetle, hürmetle, rahmetle anıyorum.

Doksan sekizde, “Yorum”da yazdığım köşe yazımın başlığı gibi,

“Bu Ülke nasıl hepimizinse Atatürk de hepimizindir”.

O, Büyük Milletimizin evladıdır, kahramanıdır, özüdür.

Devamını Oku

BEN DE OYUMU VERİRİM!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

BEN DE OYUMU VERİRİM!

Kıymetli okuyucularım, nasılsınız?

Sizi bütün sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Yarenlik yapmayı severim.

Tabi kimseyi üzmeden, kırmadan, incitmeden, korkutmadan, yalan söylemeden.

Dinimiz de böyle emrediyor.

Baro’muzda yemin töreni olduğunda, hareketlilik olur.

Yemin edecek avukat adayının ailesi, yakınları gelir.

Evlatlarının yeminine, cübbe giymesine, ruhsatnamesinin imzalanarak avukat unvanını kullanma hakkını kazanmasına tanıklık ederler; gururlanırlar.

Stajyer avukat, konuşma yapar duygularını belirtir, annesine, babasına emeklerinden, özverilerinden dolayı teşekkür eder.

Yanında staj yaptığı avukata, kendisine katkılarından dolayı teşekkür eder.

Baro Başkanı konuşma yapar, yanında staj yapılan avukat konuşma yapar, cübbesi giydirilir.

Baro Başkanı, çiçek verir, ruhsatnamesini imzalar, fotoğraflar çekilir.

Doğrusu, benim başkanlığımdan önce böyle törenler yoktu.

Huzurda bulunan bir kaç avukatın önünde yemin edilip, ruhsat imzalanmakla iş biterdi.

Böyle bir yemin töreninin yapılacağı gün bir meslektaş, salondaki kalabalığı görüp de,

-Hayırdır… Bu kalabalık ne? deyince, ben arkadaşın konuya biraz yabancı olduğundan yararlanarak,

-Falan avukatın torunun sünneti var, ondan dedim. Baroda böyle sünnet falan gibi törenler yapılması imkansızdı. Arkadaş,

-Haa! deyip inandı, biz de durumu açıklayıp güldük, arkadaş da kanmasına çok güldü.

Benim yemin törenimde, rahmetli, Seyhan Abi de (Semercioğlu) vardı.

-Sicil numaran güzelmiş dediğini unutmam. 38800’ün, küsuratlı olmamasına güzel demişti.

Seyhan Abi dedim de…

Bir gün Baroda, Eski Başkanlarımız Yaşar Eren, Tümer Önen, Rahmetli  Niyazi Gökçe, rahmetli Eski Belediye Başkanımız Seyhan Semercioğlu bir aradaydık, sohbet ediyor, şakalaşıyorduk.

Çoğu zaman böyle bir araya gelirdik.

Her hafta birimizde, düzenli olarak yemek yerdik.

Bir huyum da, hemen hemen her Pazar, çok erkenden kalkıp, namazımı kılıp, kahvaltımı yapıp, azığımı alıp balığa gitmek, derin vadilere, kanyonlara inmek, doruklara çıkmaktı.

Pazar gelir azar azar

Şehirlerden yolum azar

Akşam olur gecikirsem

Nazlı yardan gelir azar diye, bir de dörtlük yazmıştım…

Malatya’da gitmediğim akarsu, durgun su, koy yoktur desem inanın.

Bazılarına iki üç sefer olmak üzere, on beşten fazla, doruğa çıktım.

Rekorum Beydağı’nda ve 2040 metredir.

Doruklar, yaşamanın adeta başka bir boyutudur.

Derin vadiler de öyledir.

Yüz binler, belki milyonlarca yıl akan suyun neler yaptığını, neleri değiştirdiğini görürsün…

Gezerim, fotoğraf çekerim, video çekerim… Başkanlarımdan biri,

-Tek başına gidiyorsun, senin fotoğraflarını kim çekiyor peki? dedi.

Özçekimi, fotoğraf makinesini bir yer koyup, otomatik çekimi unutmuştu herhalde.

-Çobanlar falan rastlıyor, onlara çektiriyorum dedim, sonra güldüm doğrusunu söyledim.

Bir başkası,

-Sen o ıssız dağlara tek başına çıkıyorsun, kurdu var, çakalı var korkmuyor musun? dediler.

-Korumalarım var. Arkadan geliyorlar, ben onları görmüyorum bile dedim. Seyhan Abi atıldı, oradaki başkanları göstererek

-Ahan bunlar da eski baro başkanı, onların niye koruması yok deyince bir gol pası aldığımı, onu gole çevirmem gerektiğini anladım.

-Onlar eski, ben eskimeyen başkanım deyip bir espri yaptıktan sonra,

-Abi benim dönemimin ne kadar çetrefilli olduğunu bilirsin. Ergenekon, Balyoz dönemi… deyince,

-Haaa! Doğru senin dönemin hakikaten çok karışıktı dedi rahmetli, topu ağlarla buluşturmuştum.

Tabii ki ardından gülüp,

-Şaka, şaka dedim.

Ne olur, ne olmaz akıllarda yanlış kalabilir diye, sonunda gerçeği açıklarım mutlaka.

Neyse, şimdi şakayı bırakıp  Baro’dan, Barolar Birliğine geçeyim.

Önceki gün, birkaç dönem TBB başkan yardımcılığı yapmış, çok sevip saydığım, onun da beni sevip saydığını bildiğim bir üstat aramıştı.

O sıra araç kullandığımdan, sonra aradım.

Yirmi bir dakika konuşmuşuz.

Kendisi naylondan Atatürkçü değil, hakiki Atatürkçü’ydü.

Hal hatır ettik. Saygılar, sevgiler sunduk. Gazete yazılarımı okuyormuş.

-Sana inanıyorum, dürüst bir insansın dedi.

-Hangi ittifak kazanır sence? diye ekledi.

-Valla Erdoğan’ı, Ak Partiyi devirmek için içeriden, dışarıdan ortak hareket edenler var. Bin bir yalan, bin bir plan var. Ama ben, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bu Asil Milletimize, onun şaşmaz sağduyusuna inanıyorum. O, Büyük Atılımı, olan biteni, icraatları seziyor, görüyor, anlıyor dedim.

-Selahattin Bey, icraatlara bir şey demiyorum, çok önemli icraatlar var gerçekten. Benimki, Atatürk.  Benimki rejim korkusu. Cumhuriyet’in, Atatürk’ün ortadan kaldırılacağı korkusu dedi.

-Cumhurbaşkanımızın canhıraş çalışmasıyla Atatürk’ün idealleri, bir bir hayata geçiyor. O golf oynayan, Klasik Batı Müziği dinleyen, alkol alan Atatürk algısı yerine, bu toprakların evladı, Mete’nin, Alpaslan’ın, Fatih’in, devamı, Kurtuluş Savaşı Kahramanı, milletvekilleriyle, “Cumanın feyiz ve bereketinden faydalanmak için”, cuma namazına gidip, dualarla, Kur’an-ı Kerim okunarak Büyük Millet Meclisini açan, iki gün öncesinde bütün illere aynı törenin yapılması için talimat gönderen Atatürk geliyor milletin önüne, milletin kalbine dedim.

Cumhuriyet’e gelince. Size de gönderdiğim Bayram mesajına, “Hepimizin yüzde yüz içine sindirdiği Cumhuriyet” diye başlamıştım. Cumhuriyeti, kim kime karşı koruyor? Cumhuriyet’e karşı olan mı var? Hayali bir korkuyla millet kandırılmaya çalışılıyor dedim.

-Vallahi buna inansam ben de oyumu Ak Partiye veririm. Ama, Ak Partinin, Cumhurbaşkanının çıkıp bunu herkese anlatması, ilan etmesi gerekir dedi.

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku