DOLAR

16,8853$% -2.7

EURO

17,8334% -2.47

STERLİN

20,8128£% -2.77

GRAM ALTIN

991,58%-2,31

ÇEYREK ALTIN

1.604,00%-0,60

BİTCOİN

363282฿%0.47652

İkindi Vakti a 16:29
Malatya PARÇALI AZ BULUTLU 24°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Bu Sabah TV
Bu Sabah TV

NÖRO-PAZARLAMA VE ETİK

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Nöro-pazarlama, insan beyninin nasıl çalıştığı ve karar verdiği konusunda araştırma yapan bilim dalı olarak tanımlanmaktadır. Nöro-pazarlama ile firmalar müşterilerini yakından ve daha iyi tanımakta ve yönlendirmektedir.

Nöro-pazarlama teknikleri kullanılarak tüketicinin satın alma davranışları kesin olmamakla birlikte, yaklaşık bir isabetle öğrenilebilmektedir.

Bu sebeple, gelişmiş ülkelerde tüketici haklarını savunan sivil toplum örgütleri, nöro-pazarlamanın etik olmadığını ve nöro-pazarlama tekniklerinin tüketicilere uygulanmaması gerektiği ifade edilmektedir. Çünkü, onlara göre nöro-pazarlama tüketiciyi aldatmak üzerine programlanmıştır. İşletmeler, kendi ürünlerini almaları için tüketiciler üzerinde nöro-pazarlama tekniklerini uygulamaktadırlar.

Ayrıca, nöro-pazarlamayla gizli bilgi ve duyguların ortaya çıkarılması da tüketicileri rahatsız etmektedir.

Nöro-pazarlama konusunda yeterli araştırmaların olmaması ve yüksek maliyet nöro-pazarlamanın önemli olumsuzluklarıdır.

Daha önce de söylenildiği gibi, nöro-pazarlama tekniklerinin uygulanması sonucu tüketici davranışlarına yön verilmesi etik açıdan sorgulanmaktadır.

Nöro-pazarlama tekniklerinin uygulanmasıyla, tüketici mahremiyetinin ihlal edildiği görülmektedir.

Tüketici algılarının denetlenerek yönlendirilmeleri ve tüketici tepkisizlikleri ahlaki sorunlar oluşturmaktadır.

Kaldı ki, beyin henüz tam anlamıyla çözülememiştir. Beyinle ilgili kesin bilgilerin olmaması nöro-pazarlamayı sınırlandırmaktadır.

Ayrıca, beyin dalgaları her ortamda ölçülememektedir.

Tüm bunların yanında nöro-pazarlamanın olumlu yönü ile ilgili olarak şunlar da söylenmektedir;

Nöro-pazarlama teknikleri kullanılmasıyla güvenilir sonuçlara ulaşılmakta ve alım kararlarının analizine imkân vermektedir.

Tüketicilerin satın alma davranışları öncesi, duygularını gizledikleri bilinen bir gerçektir. Ama, nöro-pazarlama teknikleriyle gizlenen tüketici duyguları ortaya çıkarılabilmektedir.

Firmaların geleneksel yöntemlerle tam olarak ölçemedikleri fiyat stratejisi, reklam, marka, satış teknikleri gibi konularda nöro-pazarlama teknikleriyle analiz yaptıkları bilinmektedir.

Nöro-pazarlama teknikleriyle tüketicilerin beklentileri tespit edilebilmekte ve birçok sorunun yanıtı verilebilmektedir. Mesela, tüketicilerin tüm koşullar olumluyken mal veya hizmeti almamalarının sebepleri öğrenilebilir.

Tüketicinin markaya veya ürüne olan güvenine dair bilgileri, nöro-pazarlama teknikleri sayesinde bilinebilmektedir.

Nöro-pazarlama tekniklerinin uygulanması sonrası, müşteri memnuniyeti rahatlıkla sağlanabilmektedir.

İtirazlar olsa da, nöro-pazarlamanın ileride etkili olacağı anlaşılmaktadır.

 

Devamını Oku

SORUN KİMYASI

0

BEĞENDİM

ABONE OL

SORUN KİMYASI

 

Madde kimyası, maddeleri oluşturan elementler ve bu elementlerin birleşip ayrılmasını düzenleyen kanunlardan oluşmaktadır.

 

Uygulamalı bilimlerde herhangi bir alan için geliştirilen tekniklerin, başka bir alana uyarlanması epeyce yaygın bir yöntemdir.

 

Sorun kimyası da, sorunları oluşturan sorun elementleri ve bu elementlerin birleşip ayrılmalarını düzenleyen kanunlardan oluşmaktadır, diyebiliriz.

 

Her bilim dalı ve yöntem bir ihtiyaçtan doğar. Türkiye’nin de birçok sorunu bulunması ve bu sorunları çözmede yetersiz kalması sebebiyle sorun kimyasından söz edilmektedir.

 

Çağdaş toplumların da birçok sorunu vardır. Çağdaş toplumlar sorunlarını çözebilen toplumlardır. Ancak, gelişmekte olan ülkelerin birçok sorunu olduğu gibi, sorunlarını da çözememektedirler.

 

Türkiye de, sorunlarını tanımlamak ve çözmek amacıyla yol ve yöntemler geliştirmelidir.

 

Sorun kimyasının temel kanunları şunlardır;

 

1.Sorunlar yoktan var edilebilirler,

2.Sebepleri yok edemeyen çözümler, yeni sorunların ortaya çıkmasına sebep olurlar,

3.Her sorun doğururve başka sorunlarla birleşerek çoğalırlar.

 

Görüldüğü gibi, sorunlar olduğu yerde durmakta ve sürekli olarak çoğalmaktadırlar. Bu sebeple, sorun kimyasını öğrenmek ve sorun çözme yeteneğimizi geliştirmek zorundayız.

 

Sorun kimyasını öğrenmenin yolu ve sorun çözme yeteneğinin artırılması için yapılacak iki konu vardır;

 

1’.Her şeyden önce, sorunlar doğru adlandırılmalıdırlar. Basit gibi görünen adlandırmanın yanlış yapılaması, sorunların ilgisiz kişilerce çözülmeye çalışılmasına veya kendi işleri olmasına rağmen işin kendileriyle ilgisinin olmadığını söylemelerine yol açacaktır.

 

Sorunların doğru ifade edilmesi, belirsiz (muğlak) kavram ve kelimelerin kullanılmaması ve soruların ardışık bir şekilde yöneltilmesi demektir.

 

Belirsiz hedefler koymak, düşünmekten kaçınarak bir şeyi ifade etme kurnazlığının bir sonucudur.

 

İkinci kural, tanımlamada yararı olmayan kelimelerin kullanılmasıdır. Yani, lafazanlıktır. Konuşmuş olmak için konuşanların bulunduğu ortamlarda sık kullanılır. Lafazanlık güzel konuşmak, ne söyleyeceğini bilememek ve kendisini öne çıkarmak gibi gayretlerle ortaya çıkabilir.

 

Üçüncü olarak, her tanımın tek bir sorunun cevabının olmadığının bilinmesi konusudur. Bir sorun birbiriyle yakın gibi görünen bir dizi küçük sorularla gündeme getirilmelidir.

 

2’.Doğru adlandırmadan sonra, yapı taşı sorunlar ortaya konulmalıdır. Ana başlıklarla dile getirilen sorunlara yol açan ikincil, üçüncül ve takip eden alt sorunlar ardışık olarak değerlendirilmelidirler.

 

Görünen sebeplere ağırlık verilerek sorunlar çözülemez. Sorunlar görünenlerden ayrılarak kaynakları ortaya konulmalıdır. Bir de, toplumumuzda sebepler bileşeninin yeterince bilinmemesi de sorunlar doğurmaktadır.

 

Yapı taşı sorunlar, birçok alt soruna yol açmaktadırlar. Yapı taşı sorunlar çözüldüğünde, başlıca sorunlar da çözülmüş olacaktır.

 

“Hastalanmış milletler, ancak sorun kimyasını benimsedikleri takdirde sorunlarını çözebileceklerdir (Tınaz TİTİZ)”.

Devamını Oku

BELLEK

0

BEĞENDİM

ABONE OL

BELLEK

 

Bellek, duyu organları vasıtasıyla çevreden alınan bilgilerin beynin deposunda tutulması ve ihtiyaç duyulduğunda bu depodan bilginin çağırılabilmesi yeteneğidir.

 

Bilgilerin beyinde depolanması insanları rahatsız etmemektedir. Çünkü, dikkate değer tüm bilgiler depolanmaktadır. Sorun depolanan bilgiler kullanılmak üzere çağırıldığında konunun hatırlanmamasından kaynaklanmaktadır.

 

Dikkate değer her bilginin beyinde depolandığına dair bilgilerimiz şu olayların sonunda kesinleşmiştir: Ölüme yakın yaşanan deneyimler, rüyalar, hipnoz, olayın şokuyla geçmişe dönülmesi ve ünlü hafızların varlığı beynin depolama kapasitesinin çok çok yüksek olduğunu göstermektedir.

 

Beyinde depolanan bilgilerin ihtiyaç duyulduğunda hatırlanmasının istenilmesinde etkili olan faktörler şunlardır;

 

1.Başlangıç,

2.Yakınlık,

3.Bağlantı,

4.Göze çarpıcılık,

5.Tekrar.

 

Diğer her şey eşit olduğunda, başlangıçları hatırlamak daha kolaydır.

 

Yine her şeyin eşit olduğu durumlarda, zaman olarak en yakın olaylar daha kolay hatırlanmaktadır. Dün önceki günden, önceki gün ondan önceki günden daha iyi hatırlanmaktadır.

 

Ayrıca, birbiriyle bağlantılı şeyler bağlantısız olanlardan daha iyi hatırlanmaktadır. Doğru bağlantılar kurulduğunda cevaba kolay ulaşılmaktadır.

 

Göze çarpan birçok şey daha kolay hatırlanmaktadır. Hayata şöyle bir bakıldığında göze çarpan olayların sürekli olarak akılda kaldığını görmekteyiz.

 

Bir de, tekrarlanan herhangi bir şey, tekrarlanmayan şeye kıyasla beyinde daha iyi yer edinmektedir.

 

Bugün sayı-şekil belleği tekniğinden de söz etmek istiyorum. Sayı-şekil belleği tekniği, belleğin tüm potansiyelinin kullanılmasını sağlamaktadır. Sayıyla ona benzer şekillerin birbirine bağlanmasıyla bu teknik uygulanmaktadır. Sayı-şekil bellek sisteminde, birden ona kadar olan sayılar kullanılmaktadır.

 

Bu bellek sisteminin iyi çalışabilmesi, her sayının yanına küçük resimlerin çizilmesiyle mümkün olmaktadır. Böylelikle, her sayının ilgili şekli bellekte net bir şekilde yer alacaktır.

 

Bütün yapılacak iş sağ beynin hayal gücü, bağlantı kurma ve resim yeteneğinin kullanılmasıdır.

 

Sayı-şekil sistemleri, beynin sağ yarım küresini çalıştırarak insanları yaratıcılığa ve sanata yönlendirmektedir.

 

Sayı-şekil belleği tekniği, isimlendirilmeden büyük hafızların uyguladıkları kurallarla yapılmaktadır.

 

Bazı araştırmalara göre, belleğe dikkat edildiğinde yaşlandıkça belleğin de ilerleyeceği konusudur. Ancak; şemalarla aklı devamlı uyarmak, birçok şeyi akılda tutmak ve hatırlama pratiklerinin her zaman ve her yerde yapılması gerekiyor.

 

İnsanlar hayatları boyunca belleklerini yüksek bir performansla çalıştırabilmektedirler.

Devamını Oku

AVRUPA NEDEN BİZİ GEÇTİ?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

AVRUPA NEDEN BİZİ GEÇTİ?

 

Geri kalma sebeplerimizin devletin kutsal olduğu şeklindeki bir görüşe dayandırılması ya da kabahatin mensubu olmakla gurur duyduğumuz dinimizle ilgilendirilmesi veya Batılılaşmanın suçlu olduğunun söylenmesi siyasi açıklamalara dayanmaktadır. Halbuki, bizim Avrupalılara göre geri kalma sebeplerimiz siyasi bir görüşle açıklanamaz.

 

Aslında konu son derecede açıktır: Osmanlı Devleti tarım ülkesi olarak kalmış, Avrupa ise sanayileşmiştir. Osmanlılar gerilememiş, Avrupalılar ileri gitmişlerdir.

 

Avrupa devletleri sanayi devrimini yaşmışlar, finansal yapıları borçlanmaya imkân verecek şekilde gelişmiş, orduları mobilize olmuş ve gelişen burjuva askeri yatırımlar da yapmıştı.

 

Avrupalılar toplarıyla ve tüfekleriyle ülkeleri tehdit ve bazen de işgal ederek yeni pazarlar bulmuşlardır. Avrupalılar talep fazlası ürünlerini siyasi ve askeri baskılarla gelişmekte olan ülkelere satmışlar veya karşılığında hammadde almışlardı.

 

Karşılaştırmamızı çok önemli üç alanda yapacağız: Kültür, Ekonomik Gelişme ve Kurumsal Yapılar.

 

Avrupalılar baştan beri diğer milletlerden üstün olduklarına dair tezi savunurlar. Necip Fazıl’ın ifadesiyle, Avrupalılar eski Yunan’dan beri bizi hep “barbar” olarak görmüşlerdir. Cemil Meriç’in de bu konuda söyledikleri var: “Bütün camileri yıksak, bütün Kuran’ları yaksak yine de Avrupalının gözünde düşman bir yığınız”.

 

Karl Marx bile, Engels’le yaptığı yazışmalarda Hindistan’ın yağmalanmasını yer altı ve yer üstü kaynaklarından faydalanmak için değil de, medeniyet götürmek için olduğunu söyler.

 

Avrupa’nın kültürel gelişmesinde Protestan Ahlakı’nın kapitalist bir toplumu oluşturacak kültürel ortamı yaratmayı başardığını söyleyebiliriz. “Protestanlık kapitalizmi doğurmamış, sadece güçlendirmiş ve şekillendirmiştir (Emrah Safa Gürkan)”.

 

“Pazarlık Sünnettir” anlayışı İslam’ın ticaret ve parayla hiçbir sorunu olmadığını göstermektedir. Hıristiyanlığın aksine, İslam insanların toplumsal yaşama katılmasını ister. Açıkçası, Müslüman toplumların Avrupa’ya göre geri kalmalarında İslam’ın hiçbir katkısı olamaz.

 

Ancak, Osmanlı toplumunun kapitalist sisteme uygun olmadığını ve ekonomik rasyonel bireyin oluşumuna mani olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı esnafı kar amacıyla değil, nizam ve ahengi korumak amacıyla toplumda vardır.

 

Osmanlı toplumundaki ahlak anlayışı sermaye birikimine izin vermemektedir. Osmanlı yöneticisinin amacı, üretici yerine tüketiciyi korumakve pazardaki mal miktarını bollaştırmaktır. Osmanlıda ithalat kapitülasyonlarla desteklenmiş, buna karşın ihracata yüksek vergiler konularak önlenmiştir.

 

Özetlenirse, Osmanlıda ekonomiyi korumak amacıyla hareket edilmektedir, üretim ve tüketim baskı altındadır ve fiyatı pazar belirlememektedir.

 

Devleti Aliyye’nin Avrupa’ya karşı neden geri kaldığı sorusunun cevabını eskide arayanlar, yeniliğe kapılarını kapatmayan Avrupalılar karşısında yenilgiye uğramışlardır.

 

Ünlü tarihçi Bernart Levis’e göre, sorun İslam’ın özünde değil, Müslümanların algılarındaki katılık ve kemikleşmedir (Batı ile ilgili gelişmelerin gözler önüne sürülmesi, sanırım geri kalmışlığın faturasının İslam’a kesilmesini kolaylaştırmıştır).

 

Osmanlı’da insanların farklı fikirlere sahip olmasının pek de hoş karşılanmadığını görüyoruz. İnsanlar bir tartışma ortamında konuşamadıkları için, fikirlerin gelişmesine ve egemen kültüre bir seçenek olma gücünden yoksun kalmaktadırlar.

 

Avrupa emperyalizminin dünyaya her türlü eziyeti yaptığı bir dönemde, sorunu kültürel faktörlerde arayanların varlığı şaşırtıcıdır.

 

Gelelim ekonomiye…

 

Wallerstein ekonomik bölgeleri 3’e ayırmaktadır: Merkez, Yarı-çevre ve Çevre. Emeğin karşılığının nasıl verildiği ise, ülkelerin bu 3 ayırımdan hangisine girdiğini gösterecektir. Merkezlerde ekonomik gelişme güçlü merkezi hükümetlere imkân verirken, çevre bölgelerde hükümetler güçsüz kalmışlardır. Böylelikle, merkez devletler diğerlerine siyasi ve askeri baskı kurmuşlardır.

 

Avrupalılar, özellikle İngiltere Amerika’nın yeni keşfedilmesi ve kömür yataklarının yakın olması sebepleriyle Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirmiştirler.

 

Bu dönemde Osmanlı çevre devletler arasında yer almıştır.

 

Kurumlara bakacak olursak…

 

Orta çağ Avrupa’sında Osmanlı’nın aksine tüzel kişilikler, hissedarlar ve bankalar gelişmiştir. Ayrıca, Osmanlı’da insanların yönetimin dışında görüş belirtmeleri cezalandırılmaktaydı.

 

Kalkınmayı başarmış ülkelerde, siyasi ve ekonomik kurumlar toplumun büyük çoğunluğunu ekonomiye dahil etme gayreti içerisindedirler.

 

Bir de, kurumsal ülkelerde kredi bulmak ve hukuk devleti sınırları içerisinde iş yapmak kolaydır.

 

Halbuki Osmanlı yöneticileri genellikle ranttan beslenen askeri veya bürokrat elitlerdir. Osmanlı’da tüccarlar da vardı ama onların etkileri kısıtlıydı.

 

Avrupalıların fersah fersah ilerlemelerinin ve Osmanlı Devleti’nin geri kalmasının zayıf sultanlara, yeniçerilere ve dinin sırtına yüklenemeyeceğini açıkça söylemeliyiz.

Devamını Oku

DEDİKODU

0

BEĞENDİM

ABONE OL

DEDİKODU

 

Dedikoduyu, “başkalarının yüzüne karşı yapılamayan olumsuz ifadelere” dedikodu diyebiliriz.

 

Türkiye’de dedikodu hemen hemen hayatın bir parçası haline gelmiştir. İnsanlar tanıdıkları veya tanımadıkları hakkında sabırsızca ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yöneticilik yaptığım dönemde, ücretinden rahatsız olan çalışanlara şöyle derdim; “tamam senin ücretini yükselteceğim, ama aynı zamanda tüm çalışanların ücretini de yükselteceğim”. Bu ifademi takiben çalışan “hayır, zam sadece bana yapılmalı”, derdi. Görüldüğü gibi bollukta değil de yoklukta eşitlenmek Türk toplumunun vazgeçemediği bir prensiptir.

 

Türk insanının Facebook veya Whatsapp’ta saatlerini geçirmesini dedikoduyu sevmesine bağlayabiliriz.

 

Galiba, Türkiye’de dedikodunun fazlaca yapılmasını, tartışma kültürünün olmamasına, insanların açıkça konuşmaya meyilli olmamasına, siyasi parti ve liderlerini eleştirememelerine bağlayabiliriz.

 

Şimdi dedikoduyla ilgili tespitlerimi sıralamak istiyorum;

 

Dedikodunun şartları zaman içerisinde değişmektedir. Eskiden bir gelinin pantolon giymesi şiddetle eleştirilirdi. Ama günümüzde kadınların tamamı pantolon giyiyorlar (Yeri gelmişken söylemeliyim ki, pantolon Türklerin insanlığa bir armağanıdır).

 

İnsanlar riskli bir durumla karşılaşmamak için, ilk önce dedikoduyu birkaç kişi ile paylaşmaktadırlar. Onların tepkisine göre, dedikoduyu ilk planladıkları gibi veya değiştirerek yapmaktadırlar.

 

Fısıltı gazetesi, ezilenlerin ezenleri eleştirmeleri için önemli bir araç olmaktadır. Ne de olsa dedikodu sonrası tutuklanabilirler, işsiz kalabilirler veya dışlanabilirler.

 

Dedikodu, bazen korku salmak veya itibar artırmak amacıyla kişinin kendisi tarafından da yapılmaktadır.

 

Dedikodu, insanlar bireyselleştikçe baskısını azaltmaya başlamıştır. Artık, insanlar dedikodulara karşı kulaklarını tıkayabiliyorlar.

 

Dedikodu denilince insanın aklına kadınlar geliyor…

 

Kadınlar güç kazanmayı ve arkadan dolanmayı sevdikleri için dedikodu yapmaktadırlar. Bir de kadınlar, açık açık çatışmadan kaçındıkları için dedikodu yapıyorlar.

 

Kadınların diğer kadınların fizikleri veya iffetsizliklerini anlatarak dedikodularını söyleyebiliriz.

 

Kadınların dedikoduya bakışını söyledikten sonra erkeklere de değinmek gerekiyor…

 

Her şeyden önce, erkeklerin dolu, kadınların boş konuştuğunu ifade edebiliriz.

 

Erkekler, toplum ne düşünüyor diye düşünmediklerinden dedikoduyu daha az yapmaktadırlar.

 

Ayrıca, erkekler kendilerini ifade etmekten çekinmiyorlar da.

 

Erkekler, birbirleriyle rekabet ederlerken veya bir sorunu çözmek amacıyla dedikodu yapabiliyorlar.

 

Son olarak, isterseniz dedikodunun şartlarını gözden geçirelim;

 

1.Dedikodu esnasında, çekiştirilen kişi orada olmamalıdır,

 

2.Dedikodu gizli yapılmalıdır,

 

3.Dedikoducu, itiraz eden dinleyiciyi sevmez,

 

4.Dedikoduya mutlaka yorum katılmaktadır,

 

5.Dedikodu namusla ilgili olduğunda müşterisi artmaktadır,

 

6.Dedikodu genelde toplumun değerlerini sağlamlaştırmak amacıyla yapılabilir,

 

7.Dedikodu, dedikodusu yapılan kişiye kara çalmak ve dedikoducunun itibarını artırmak amacıyla yapılabilir,

 

8.Dedikodu, dedikoducunun yerini sağlamlaştırmak için yapılabilir,

 

9.Dedikodu, üstü kapalı yapılmalıdır,

 

10.Dedikodu zengin fakir herkes tarafından yapılabilir,

 

11.Dedikodu, dedikoducunun çıkarlarına zarar vermeden yapılır,

 

12.Dedikodu toplumun çıkarlarına zarar veriyorsa dedikoducuya hain denilmektedir.

 

İşletme yöneticileri belirli bir ölçüye kadar, özellikle kendi kontrollerindeyse dedikoduya izin vermektedirler.

 

İnsanlar eleştiriye aldırmadıklarında ve özellikle başarıya ulaştıklarında dedikodu konusu insanı ayakta alkışlamaktadırlar.

 

Bazı insanların canını acıtsa bile, dedikodudan vazgeçileceğini sanmıyorum.

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.