DOLAR

16,5139$% -2.23

EURO

17,4804% -2.05

STERLİN

20,2845£% -2.14

GRAM ALTIN

975,22%-1,68

ÇEYREK ALTIN

1.595,00%-3,99

BİTCOİN

341920฿%-5.57359

Akşam Vakti a 20:01
Malatya PARÇALI AZ BULUTLU 24°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Bu Sabah TV
Bu Sabah TV

TEVEKKÜL

0

BEĞENDİM

ABONE OL

TEVEKKÜL

Feraset Dersleri-9-

Feraset; hakkı, gerçeği görebilmek demiştik. Akılla değil de kalple görebilmek. Doğruyu bilmek değil de Allah (C.C) tan bir yardımla doğruyu hissedebilmektir.

Hani size biri bir teklif getirir. Teklif gayet makul ve kazançlıdır. Gönlünüz de onu yapmaktan yanadır. Ama kalbiniz bir türlü mutmain olmaz. İçinizde bir huzursuzluk duyarsınız. O işi yapmak istemezsiniz. Ya da yaparsınız da kötü bir sonuçla karşılaşırsınız. Sonra da “içime doğmuştu, keşke yapmasaydım” diye pişmanlık duyarsınız ya işte böyle bir bilgidir feraset.

Akıl yanılır. Fikir şaşar ama Allah (C.C)’ın yardımı olan feraset insan için en doğru bilgi kaynağıdır.

İşte biz Müslümanların yitirdiği çok kıymetli bir hazinedir feraset.

O yüzdendir ki küfür ve şer odakları tarafından sürekli aldatılıyoruz.

Kandırılıyoruz. Onlar tarafından mağlubiyete uğratılıyoruz.

Batının eğitimi ile okuyor. Onların felsefeleri ile düşünüyor, yaşam modellerini taklit ediyoruz. Çılgınca sadece onlara bakarken Nurettin Topçu’nun ifadesiyle; boynu bükük, hasta ve şaşkın bir nesil hale geldiğimizin farkında bile değiliz.

Kaybettiğimiz bu feraset neticesinde; menfaat düşkünü bir kısım siyasetçiler tarafından da aldatılıyoruz. Onların sahte vaatlerine kanıyor, yeminlerine inanıyoruz.

Kaybettiğimiz bu feraset neticesinde; akrabalarımızdan, eşimizden- dostumuzdan, esnafımızdan ya da iş arkadaşlarımızdan da ihanet görüyor ve üzülüyoruz.

Evet! Bizim düzelmek için feraset denilen o hazineyi bulmaktan başka çaremiz yok.

Feraseti kaybetmemize sebep olan şeylerden biri de kalbimizi sürekli meşgul eden dünyalık işlerdir. Kalbimiz sürekli olarak kaygılı, endişeli ve korkulu.

Rızkımızın azalacağından kaygılıyız.

İş bulamamaktan,

Yaptığımız işi kaybetmekten,

Ticaretimizde zarar etmekten korkuyoruz.

Aldığımız malın değerini kaybetmesinden,

Altının, dövizin yükselmesinden

Satın aldığımız malların değerini kaybetmesinden endişeleniyoruz.

Bitmeyen korkularımız var;

Beğenilmemekten korkuyoruz

Takdir edilmemekten,

Eleştirilmekten,

Arkamızdan konuşulmasından

Akrabalarımızdan, arkadaşlarımızdan geride kalmaktan korkuyoruz.

Çocuklarımızın başarısız olmasından

Okulda problem çıkarmasından

Başlarına bir iş gelmesinden

Bizim kendileri için hayal ettiğimiz mesleği elde edemeyeceklerinden korkuyoruz.

Sadece bunlar mı? En yakınımız en sevdiklerimizden bile korkuyoruz.

Eşimizin çok para harcamasından, bin bir emekle elde edilen birikimlerimizi heba edeceğinden korkuyoruz.

Sadakatsiz davranacağından, bizi aldatacağından korkuyoruz.

Korkularımız hiç bitmiyor. Korkuyoruz, endişeleniyoruz, kaygılanıyoruz, merak ediyoruz, kuruntu haline getiriyoruz.

İşte tüm bunların sonucunda kalbimiz o kadar meşgul oluyor ki, bu vesveselerle o kadar uğraşıyor ki gerçeği ve Hakkı görmeye fırsat bulamıyor.

Oysa tüm bu korkulardan ve endişelerden kurtulmak mümkün. Çaresi çok basit ve çok sade.

T E V E K K Ü L

Yani her şeyin Allah(C.C)’ın takdirinde olduğunu bilmek.

Gerekli tedbirleri aldıktan sonucu O’na bırakmak.

Hiçbir şeyden endişelenmemek, korkmamak. Çünkü Mümin bilir ki;

ALLAH (C.C) VERİRSE KİMSE ENGEL OLAMAZ!

ALLAH (C.C) ALIRSA ONU KİMSE DURDURAMAZ!

KİŞİ ALLAH (C.C) A TEVEKKÜL EDERSE ONDAN YARDIM GÖRÜR!

Şu Hadis-i şerifte belirtildiği gibi;

Hz. Peygamber İbni Abbas’a şöyle nasihat eder; “Evladım sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah (C.C)’ın hakkını koru ki Allah (C.C) da seni korusun. Allah (C.C)’ın hakkını gözet ki Onu hep yanında bulasın. Bir şey isteyeceğinde Allah (C.C) dan iste. Yardım dileyeceğinde Allah (C.C) tan yardım dile. Şunu bilmelisin ki bütün toplum (varlık alemi) bir konuda senin yararına bir şey yapmak için bir araya gelse ancak Allah (C.C) yazmışsa sana destek verebilirler. Yine bütün toplum (varlık alemi) sana zarar vermek için bir araya gelse ancak Allah (C.C) yazmışsa sana zarar verebilirler” (Tirmizi; Sıfatul Kıyame,59)

O halde duaya duralım

Allah’ım! İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygamberine inandık. Kendimizi sana teslim ettik, işlerimizi sana havale ettik. Azabından korkup sevabını umarak sırtımızı sana dayadık. Korkularımızdan sana sığındık. Sana tevekkül ettik. Güç ve kuvvet sadece sendedir.

 

 

 

 

 

Devamını Oku

TEVAZU

0

BEĞENDİM

ABONE OL

TEVAZU

Feraset Dersleri-8-

Mütevazi insanlar; çevresindekileri ne kendinden küçük ne de büyük görürler. Kibirden, kıskançlıktan uzak mutlu bir yaşamları vardır onların.

Tevazu sahibi yani alçak gönüllü olduklarının bile farkında değillerdir aslında. Bu onların normal yaşamadır zaten, kimseye benzemeye çalışmazlar.

Kimseyi küçümsemezler.

Küçükleri bile küçümsemezler.

Çocuklarla sanki onlar büyükmüş gibi konuşurlar. Onların gözlerinin içine bakarak dinler, onların şakalarına gülerler. Onlarla çocuklaşırlar.

Kibirli olmadıkları için insanlara hizmet etmekten zevk duyarlar. Kendilerine hizmet edilmesinden ise rahatsız olurlar.

Annelerine, babalarına, akrabalarına, komşularına, iş arkadaşlarına hizmet etmekten hoşlanır, tanımadıkları insanların dertleriyle dertlenirler. Güler yüzlü ve yardımseverdirler.

Ama mütevazi olduklarının asla farkında değildirler. Kibirli insanlarla karşılaştıklarında derin bir rahatsızlık duyar, onlardan uzaklaşırlar.

Allah (C.C)’ın en sevmediği davranışın kibir olduğunu ve kibrin şeytandan olduğunu bilirler.

Peygamberlerinden “Mümin kardeşine kibirlenmenin kendisine kötülük olarak yeteceğinin” haberini almışlardır. Kendilerini bu ateşin içine atmazlar.

Mütevazi insanların gönülleri Konya ovası kadar geniştir. Ne Suriyelilerden rahatsız duyar ne de Afganlılardan. Onların gönüllerine herkes sığar; Engeliler de sığar, engelsizler de.

Hastalar da sığar, uyuşturucu bağımlıları da. Her mazlum için üzülür, her müstekbirden nefret ederler. Gönül dünyalarında herkese yer vardır. Hayvanlara, bitkilere bile muhabbet duyarlar.

Mütevazi insanlar; Ukalalığı bilmezler. İlimleri ile övünmezler.

Her bilgiye aç ve açık oldukları için hakkı ve gerçeği daha kolay bulurlar.

Bilmediklerinin çokluğunun farkında oldukları için sürekli olarak Allah (C.C)’a “ilmimi ve anlayışımı artır” diye dua ederler. O dualarının karşılığında ise Allah (C.C) onlara şaşmaz bir feraset verir. Allah (C.C) onlara selim bir akıl ve selim bir kalp verir. Mütevazilikleri sayesinde masum bir iç güdü kazanırlar.

Onlar Allah (C.C)’a karşı da mütevazidirler. O’nun önünde eğilmekten, secdeye kapanmaktan zevk duyarlar. O kadar derin bir ihlasla ibadet ederler ki şu kutsi hadisin şekillenmiş hali olurlar adeta; Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38)

Bu insanlar peygambere karşı da mütevazidirler. Onun adını anarken edeplerini takınırlar. Ona salat ve selam gönderirler. Ona olan muhabbetlerinden müstefit olurlar.

Peygamberlerinin şefaatlerini umarken her ezanı işittiklerinde onun Makam-ı Mahmuda ulaşması için Rabblerine niyazda bulunurlar.

Bu tevazu sahibi insanlar, dünya malına karşı da mütevazidirler. Yunus Emre’nin dediği gibi ne varlığa sevinir ne yokluğa yerinirler.

Bir zarar uğrasalar “Allah (C.C) vermişti şimdi de aldı” diyerek teselli olur gama yasa batmazlar. Bir servetle nimetlenseler övünüp büyüklenmezler. Verenin Allah (C.C) olduğunu bilirler de mallarından ihsanda bulunurlar.

Bu insanların tevazularından en çok yakınları faydalanır. Hanımlarını küçük görüp aşağılamaz aksine onları şereflendirip yüceltirler. Beylerini dilleri ile incitmezler her ortamda onların onurlarını yükseltirler.

Kendilerinden daha zenginlerle beraber olmaktan hoşlanmazlar. Bilirler ki bu da kalbe bir büyüklenme hissi yerleştirir. Onların sofraları, gariplerin, yetimlerin, kimsesizlerin sofrasıdır. Ve bilirler ki şeref ve izzet bütünüyle Allah (C.C) ve resulünün yanındadır. Ve yine bilirler ki Kim Allah ve resulünden başka bir yerde şeref ve izzet ararsa Allah (C.C) onları rezil eder.

Mütevazi olan bu insanların kendilerini başkalarına beğendirme gibi bir dertleri de yoktur. Kendilerini; akıllı, önemli, itibarlı, zengin, büyük göstermeye çalışmazlar. Kimseyi küçük görmedikleri gibi büyük de görmediklerinden kimseyi taklit etmezler.

Mütevazi insanlar “her şeyi ben zaten biliyorum” demedikleri için her zaman ilim öğrenmeye açtırlar. Kibirli insanlar ise boş bir teneke gibi durmadan ses çıkarırlar. Kendilerinden emindirler. Özgüvenleri tavan yapmıştır. Dur durak bilemeden konuşur insanları kendileri ile meşgul ederler.

Mütevazi insanların ise zamanla kıymeti anlaşılır. Onlar sessiz ve derinden ilerler. İnsanlara olan etkileri ise kalıcı olur.

İşte Yüce Allah (C.C)’ın mütevazı kullarına hediyesi; keskin bir feraset ve insanlar arasında gerçek şeref, izzet ve itibardır.

Rabbimiz bizleri tevazu sahibi kullarından eyle, bizi birbirimize karşı övünmekten ve birbirimize karşı haddi aşmaktan muhafaza eyle. Âmin ya Muîn

Devamını Oku

  AZİM VE SEBAT

0

BEĞENDİM

ABONE OL

  AZİM VE SEBAT

Feraset dersleri-7-

Feraseti öğrenme, anlama ve anlatma konusundaki azmimizi artıran, yolumuzu aydınlatan ve sabit kılan Rabbimize hamd olsun.

Feraseti bir daha hatırlamak gerekirse; o, keskin bir görüş, şaşmaz bir önsezidir.

Feraset sahibi olan; bir işin sonunun kötü olacağını Allah (C.C)’ın kendisine verdiği bir lütufla önceden sezer. Açıklayamaz, anlatamaz ama bilir.

İşte bu; hadisi şerifte müjde verildiği gibi mümine Yüce Allah (C.C)’ın bir hediyesidir.

Günahsız bir hayata azmedenler için, hidayet yolundan dosdoğru gitmeye, sapmamaya sabit kalmaya çalışanlar için bir lütuftur.

Sakın feraseti küçük görmeyelim! O, akıldan ve bilgiden de üstün bir anlayış ve kavrayış gücüdür.

Akıl ve bilgi şeytanın da sahip olduğu özelliklerdir fakat onu doğru yola ulaştırmamıştır.

Mesela Kur’an-ı Kerim’i en ince noktasına kadar bilen bir ilahiyat profesörü ve tefsir yazarı dininden dönmüş olarak ölür de doğru yolu bulamaz. Allah (C.C) ona akıl ve ilim vermiştir de -belki günahından belki kibrinden – feraset vermemiştir.

Bunun aksine Fatiha suresini bile ezberlemekten aciz, Allah (C.C)’ın kendisini akıl ve ilimce daralttığı bir mümin kardeşimiz ise kendisine verilen feraset sayesinde hidayeti bulur da cennetin en güzel yerini hak eder.

Yada zekasıyla ve hatta derin tabiat bilgisi ile meşhur olmuş bir profesörAllah (C.C)’ınvarlığını bulamaz. Allah onu o kadar cahil bırakır ki kendi pisliğini yiyerek bunun bilim olduğu iddia edecek kadar çukurun içine düşer ve büyük ihtimal bir cahiliye ölümü ile ölecektir.

Ama onun karşısında kârını ve zararını bile hesaplamaktan aciz ne mektep ne ilim görmüş bir kardeşimiz Allah (C.C)’ın kendisine verdiği derin kavrayış ve feraset sayesinde; ölümü, hayatı, dirilişi, cennet ve cehennemi hakkıyla bilir, inanır ve sonsuz kurtuluşa erer.

Azim ve sebat ise; bizlere mümin feraseti kazandıracak dikkat çekmemiz gereken erdemlerdendir. Hani;

İşlerinde sebat edenler!

Eğitimlerinde sebat edenler!

Evliliklerinde sebat edenler!

Dostluk ve akrabalıklarında sebat edenler var ya; işte bunlar başarılı ve mutlu insanlardır. Onlar sahip oldukları sebat ve azim sayesinde sorunlarının üstesinden kolayca gelirde ruhsal sıkıntılarla boğuşmaktan kurtulur ve çevresini derin bir görüş ile anlamaya başlar.

Elbette ki bizim bahsedeceğimiz azim ve sebat bu konularda değil de dininde azim ve sebat gösterenlerdir. Dinde sebat nasıl olur?

Ergenliğe adım atan bir gençten başlayalım mesela; İlk olarak sevap ve günah kavramları ile o dönemde karşılaşır. Günaha sapmadan, harama yaklaşmadan, gözünü ve gönlünü fuhşa meylettirmeden geçiren bir mümin din de sebat etmiş olmaz mı?

İki dünya saadetini elde etmek için başlattığı evliliğinde; düğününü kadın- erkek eğlencelerin ve israfın kol gezdiği ve sırf başkalarına gösteriş olsun diye yapmak yerine Allah (C.C)’ın rızasını gözeterek yapan bir mümin dinde sebat etmiş olmaz mı?

Eşini sırf dindar olduğu için seçen, seçtiği kişiyi kendisine hayırlı kılması için Allah (C.C)’a dua eden, onun kusurlarını görmezden gelip iyi huylarına odaklanan, ailesinde sevgiyi ve merhameti tesis etmek, Allah (C.C)’a teslim olan çocuklar yetiştirmek için var gücü ile gayret eden bir mümin dinde sebat etmiş olmaz mı?

Çocuklarının dini hayatını ve ahlaki eğitimini onların akademik başarılarından üstün tutan bir mümin dinde sebat etmiş olmaz mı?

Para ile olan ilişkisinde ne pahasına olurda olsun Allah (C.C)’ın emirlerinden sapmayan, dünyayı verseler bir kuruş faiz yemeyi göze almayan bir mümindinde sebat etmiş olmaz mı?

Ticaretine, kazancına, ekmeğine, haram bulaştırmayan bir mümin dinde sebat etmiş olmaz mı?

İşi yada eğitimi ile tesettürü arasında seçim yapmak zorunda kaldığında Allah (C.C)’ın rızasını seçen bir mümin dinde sebat etmiş olmaz mı?

İş yerinde devlet dairesinde, ticaret hanesinde seyahatte, çarşı pazar dolaşırken “önce namaz” diyen otobüslerde namaz molası için mücadele eden bir mümin dinde sebat etmiş olmaz mı?

Ezanı duyunca dükkanını kapatıp namaza koşan bir mümin dinde sebat etmiş olmaz mı?

O halde günlük yaşantımıza gerçekçi ve tarafsız bir gözlükle bakıp soralım. Biz de dinimizde sebat edenlerden mi yoksa tüm bu saydıklarımızı zor görüp sabretmeyip ferasetini kaybedenlerden miyiz?

RABBİM KALPLERİMİZİ VE AYAKLARIMIZI DİNİMİZ ÜZERE SABİT KIL. BİZİ NEFSİMİZİN ÇILGIN İSTEK VE ARZULARINDAN MUHAFAZA EYLE

 

 

Devamını Oku

EN BÜYÜK ZENGİNLİK KANAATKÂR OLMAKTIR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

EN BÜYÜK ZENGİNLİK KANAATKÂR OLMAKTIR

Feraset DERSLERİ-6-

Kanaatkâr olmak en özet şekliyle elindeki ile yetinmektir.

Belki de en unuttuğumuz erdemlerden biridir kanaatkârlık.

En çok ihmal ettiğimiz,

En çok itibarsızlaştırdığımız,

En büyük yitiklerimizden biri.

Anketler yapılıyor insanların mutluluğu üzerine. Sonuç? Bunların yarısı hayatından memnun değil.İnsanların yarısı mutsuz.

Bu mutsuz kesimin en önemli sorunu nedir acaba?

Üç maddede özetleyebiliriz; Elindekinden memnun olmamak, başkasındakine göz dikmek, gücünün yetmediği şeyleri elde etmek için hırs yapmak. Yani kanaatsiz olmak.

Kanaatkâr olmak ile feraset ilişkisini kurmaya çalışacağız bu yazıda. Bu ilişkiyi kurmak çok da zor olmasa gerek. Zira halinden memnun olmayan mutsuz, sorunları ile boğuşup duran, imanını sorunlarının eline kaptırmış bir insandan ileri zekâ, keskin bir görüş, ferasetli bakış beklenemez.

Evet tekrar edelim; kanaatkâr olmayan bir Müslüman mümin feraseti gösteremez.

Bir düşünelim. En çok neden şikâyet ediyoruz: Gelirimizin yetersiz olduğunu düşünüyoruz ya da alım gücümüz azaldığını. Belki de eskisi kadar kolay para biriktiremediğimize canımız sıkılıyor. Peki rızkı verenin Allah olduğunu istediğine, istediği zaman, istediği kadar vereceğini bilmiyor muyuz? Tüm bunların -yaşadığımız her meselde olduğu gibi-Allah (C.C)’ın takdiri olduğunu unuttuk mu? Bizi yaratanın aynı zamanda yaşattığına inanmıyor muyuz?

Yoksa Allah (C.C)’ın bize takdir ettiğine, ölçüp biçtiğine razı değil miyiz?

Yoksa rızkı Allah (C.C)’ın dağıttığını bildiğimiz halde dönüp insanları mı suçluyoruz?

Allah (C.C) nimeti dilediğine verir. Biz de ister şükreden oluruz ister nankörlük eden. İşte dünya imtihanını kazanmak ya da kaybetmek arasındaki ince çizgi budur!

Salih bir mümin kadın ve erkeğe düşen güzelce sabretmek, minnettarlıkla şükretmek, kendisine takdir edilene kanaat etmektir. Ne gelirse Allah (C.C)’ tandır. Bize bir hayr isabet ederse kula minnet etmeye gerek yoktur. Bize bir şer isabet ederse de kula isyana mahal yoktur.

Kanaat etmeyenlerin ne halde olduğunu görmüyor muyuz?

Onlar her zaman mutsuzdurlar.Allah (C.C) azaltırsa mutsuz olurlar çoğaltırsa kendilerinden daha üstün olanları görüp yine mutsuz olurlar. Ya da ellerindekinin kayıp gitmesi ile mutsuz olurlar. Ellerindekinden hep daha fazlasını daha fazlasını isterler. O kadar ki daha fazla kazanmak için meşru dairenin dışına çıkarlar. Faiz için bahane uydurur, aşırı borç yükü altına girer iflasa sürüklenirler. Başkalarına üstün görünmek için çok para harcarlar. Servetlerini kaybedince de şeref ve izzetini de kaybettiğini düşünürler. Hayır hasenat yapmak isteseler de bunu yapacak güçleri kalmamıştır.

Oysa kanaatkâr olanlar öyle midir?

Allah (C.C) onları daraltırsa karşılığında bir ecir bekleyerek sabrederler.

Hastalıklar ve kayıplar onları mahzun etmez. Zira onlar bilir ki hayır da şer de Allah (C.C) tandır. Allah (C.C) tan haya edeler de hallerinden şikâyet etmezler.

Allah (C.C) onlara nimetlerini genişletirse bu da onlar için hayırdır. Şımarmazlar tevazu ile Allah (C.C)’a hamd ederler. Ellerindekinin fazlalığını abartmazlar.

Allah (C.C)’ın verdiğini kullarla paylaşırlar. Zekât ve sadaklarını tam verirler.

Kazandıkları kadar harcar, ağır borç altına girmezler.

Mümin kardeşinin elindekine sevinir, ona göz dikmezler.

Çünkü onlar peygamberlerinin sözlerine tabii olurlar. “En büyük zenginlik kanaatkâr olmaktır”

Rabbim, bizi de onlardan eyle.

 

 

 

Devamını Oku

ALLAH (C.C)’IN ADINI YÜCELTELİM

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ALLAH (C.C)’IN ADINI YÜCELTELİM

Feraset Dersleri -4-

Mübarek Ramazan ayının hatırına ara verdiğimiz derslerimize devam ediyoruz.

Feraseti konu edinmiştik.

Ferasetsizliğimizi dert edinmiştik.

“Mü’minin ferasetinden korkun. Zira o bakınca Allah’ın nazarıyla bakar” hadisi şerifin izini takip edip kaybettiğimiz yitiğimizi bulmaya azmetmiştik.

Bir kere daha Allah(C.C)’ın adıyla başlayalım. Sayısız ve eşsiz hamd O’na olsun. Salat ve selam O’nun peygamberine (sas) olsun. Allah(C.C)’ın yardımı da O’nun adını her mecliste anan, O’nun şanını yücelten salih ve saliha kullarına olsun. Bu günkü konumuzda ALLAH’IN ADINI ANMAK VE YÜCELTMEK olsun.

Evet, feraseti yada doğruyu sezebilme kabiliyetini kaybetmemizin sebeplerinden biri de Allah(C.C)’ı unutup kendimizi ön plana çıkarmamızdır. Yaptığımız her şeyde bize yapma gücü ve kuvvetini verenin Allah(C.C)olduğunu unutmamızdır.

Her sorunu zekice çözmek için bize akıl veren de Allah(C.C)dır. Mülkün sahibi O’dur. Bize ne verdiyse istediği için vermiştir. Verdikleri ve aldıkları ile bizi imtihan ediyordur.

Biz ise sahip olduğumuz tüm iyi şeyleri kendimizden bildik. Varlığımızda keramet gördük.“ Ben yaptım” diyerek Mülkün sahibi ile aramızı bozduk. Oysa bize iyiyi ve doğruyu sevdiren hayır yapmayı gönlümüze düşüren O’dur. O’nun yardımı ve lütfu olmasa en doğru yolu -hidayeti- bile bulamazdık.

Öyleyse O’nu unutup da kendi şanımızı mı yüceltmeye çalışıyoruz?“Ben” ile başlayan cümleleri bir kenara bırakıp “Allah(C.C) bana nasip etti” demememiz gerekmez mi? Mümin olarak bize düşen her türlü başarıdan sonra Allah(C.C)’a hamd edip Onu güzel sıfatlarla anarak şanını yüceltmek değil midir?

Yalnızca başarıda da değil her zaman her vesile ile Allah(C.C)’ı anmak ismini yüceltmek bize öğretilmedi mi? Mesela korkunca Allah(C.C)a sığınmak, öfkelenince “lahavle vela kuvvete illa billlah” demek, hayret edince “suphanallah” , endişe ve kaygı durumlarında “maazallah”,  iyilikler karşısında heyecanlanınca “Allahuekber” , bir işe başlayınca “bismillah”, bitirince “elhamdülillah” ,vefat eden birini duyunca “inna lillah” , bize bir iyilik yapılınca “Allah razı olsun ” eve girerken “selamun aleyküm”,  ayrılırken ev halkına “Allah(C.C)emanet olun” demek, bir işe söz verince “inşaallah” sonucundan emin olmadıklarımıza “tevekkeltü allallah” gibi cümlelerle her daim her yerde ve her vesile ile Allah(C.C)ı anmaktır.

O halde her fırsatta ve her vesile ile Allah (C.C)’ın adını analım. O’nun adını her yerde yüceltelim. Şükredelim, hamd edelim, tövbe edelim, zikredelim. Konuştuğumuz her cümlede Allah lafzı geçsin. Zira Kulum beni bir mecliste anarsa ben onu daha hayırlı mecliste anarım vaadi haktır. Gerçektir. Allah’ın bizi anması demek şerefimizi ve izzetimizi yükseltmesidir.

Allah (C.C) ı çok anmak suretiyle riyakarlıkla suçlanmaktan korkmayalım. Korkacaksak; yarın ahiret gününde tek başımıza O’nun huzurunda hesap vermekten korkalım. İyiyi dile getirmeyen ağzımızın mühürlenip elimizin ayağımızın ve hatta derilerimizin itiraf edeceği acılı bir günün azabından korkalım.

Allah (C.C) ı çok sevdiğini söyleyip de adını söylemeye utananlardan da olmayalım. O’ndan başka herkes ve her şey fânidir. O’ndan başka hiç kimsenin sevgisi ve övgüsü işe yaramayacaktır.

Biz O’nu çokça analım ki O da bizi ansın!

O’nu unutmayalım ki O’da bizi unutmasın!

O’na teşekkür edelim ki bize nimetlerini artırsın.

İşte Allah(C.C)ı dilinden düşürmeyenler feraset sahibi ve işleri düzgün insanlardır. O’nu unutanlar, Onun adını anmaktan utananlar ise zarar edenlerdir. Onların gözleri bağlanır, kulakları mühürlenir, kalplerine kilit vurulur, aldatılırlar, kandırılırlar, şeref ve izzetlerini kaybederler.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.