DOLAR

16,3712$% 0.05

EURO

17,5733% -0.04

STERLİN

20,6471£% -0.12

GRAM ALTIN

972,98%0,15

ÇEYREK ALTIN

1.584,00%0,06

BİTCOİN

484458฿%-0.69054

İmsak Vakti a 03:19
Malatya AÇIK 23°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Bu Sabah TV
Bu Sabah TV

19 MAYIS…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

19 MAYIS…

Atatürk’ün, Türk gençliğine armağan ettiği 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, yakın tarihimizin acıları ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti için önemli Milli Bayramlarımızdan biridir…
19 Mayıs 1919, esareti reddeden, özgürlük ve bağımsızlığından ödün vermeyen, Türk Milletinin varoluş mücadelesinin başlangıç tarihidir.
Atatürk, sadece emperyalist devletlerin Osmanlı İmparatorluğunu kendi aralarında paylaşmalarına ve Anadolu’yu işgal etmelerine karşı çıkmamış, tüm insanlığın başına bela olan, doymak nedir bilmeyen, maalesef günümüzde de varlığını sürdüren emperyalizme karşı savaş açmıştır.

Atatürk, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı savaşan, insanlar arasında renk, din ırk ayrımı gözetmeyen bir lider ve eşsiz bir devlet adamıdır. Türk milletine çeşitli alanlarda, toplumun ihtiyaçlarına göre birtakım düzenlemelerle çağın gereklerine göre yeni düzenlemeler getirmiş ve bunların Türk kültür değerlerine uygun olmasını öngörmüştür.
Atatürk için düşmanın kim olduğu bellidir. En büyük düşman olarak halkın büyük çoğunluğunu uyutan ve her türlü yokluklar içinde yaşamasına sebep olan kültür emperyalizmini ve onun ürünlerini görmüştür.
Bu noktada gençliğimize bir çift sözüm var;
Atatürk, gençlerin Türkiye Cumhuriyetinin milli ve manevi alanda kalkınması görevini yerine getirirken yabancı kültürlerin etkisi altında kalmadan, kendi öz benliklerini kaybetmeden, Türk Milleti için çalışmalarını istemiştir.
Gençliğin uyanması için tarihini özellikle Türk Kurtuluş Savaşı’nı, 19 Mayıs 1919 da Atatürk’ün Samsun’a çıkma sebeplerini, I. Dünya Savaşı öncesinde İtilaf devletleri arasındaki gizli ve açık antlaşmaları ve görüşmeleri, İngiltere, Yunanistan, Fransa ve İtalya’nın Türk Milletini Anadolu’dan atmak için aralarında nasıl paylaştıklarını nereleri işgal ettiklerini öğrenmeleri gerekir…

Hala bir padişaha kulluk kölelik değil, Yüce Allah’a kulluk yapabiliyorsak, özgürce hareket edip gönderde bayrağımızı dalgalandırabiliyorsak, camilerimiz kiliseye çevrilmemişse ve minarelerimizde Ezan-ı Muhammediye okunabiliyorsa, köylü Mehmet Efendinin oğlu okuyup en önemli makamlara gelebiliyorsa ve Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olabiliyorsa, işte bütün bunları 16 Mayıs 1919 yılında Bandırma Vapuruyla Samsun’a doğru yola çıkan Mustafa Kemal ve bu yola baş koymuş silah ve dava arkadaşlarına borçlu olduğumuzu unutmayalım…
Rahmet olsun Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına…

Devamını Oku

KIYMAYIN BU GÜZELLİKLERE…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

KIYMAYIN BU GÜZELLİKLERE…

Geçtiğimiz günlerde derneğimizin organize ettiği Kültür elçileri yetiştirme projesi kapsamında Sultansuyu, Balaban, Darende, Aşudu, Somuncu Baba, Tohma Kanyonu gezimiz sırasında, Günpınar köylüleri derneğimizin otobüsün önüne astığı pankartı görünce yolumuzu kesip yörede uygulanacak olan bir projeden bahsettiler ve bizden yardım istediler!

Köylüler, Darende’de Günpınar (Aşudu) şelalesinden başlayıp aşağıda Nadir mahallesine kadar devam edecek ve Dereboyu olarak adlandırılan yedi kilometrelik doğa harikası yeşil bahçeler içerisindeki vadide geniş kapsamlı bir alt yapı çalışmasına başlanacağını, dere ıslahı için dereboyundaki küçük Tohmanın beton kanal içerisine alınacağını, derenin iki yanından yollar açılacağını, bunun için yemyeşil bağ ve bahçelerden geniş kapsamlı kamulaştırmalar yapılarak doğal yapının katledileceğini ağlayarak ifade ettiler.
İşin aslını öğrenmek için belediyede çalışan bir dostumu aradım;
Küçük Tohma Çayı’nın beton içerisine alınmasını, kapalı sistem sulamayı, yeni ve gereksiz yollar açılmasını öngören bu projeye başlayabilmek için Belediye Encümeni 13 Ocak 2022 tarihinde kamu yararı olduğu kararını alıp, bu karara istinaden Belediye yetkilileri Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına acele kamulaştırma kararı talep etmiş.
Köylülerin görüşü altı mahallede kamulaştırma talebinde bulunan Darende Belediyesi’nin hedefinin bölgeye alt yapı hizmeti götürmek değil, güzelim vadiyi katletmek olduğu yönünde. Köylü kardeşlerim, burada yıllardır dereden gelen bir taşkının yaşanmadığını, tarihi köprülerin, evlerin ve yüz yıllık ağaçların hala ayakta olduğunu belirterek Maski görevlilerinin dere boyunca yapacağı çalışmanın yeterli olacağı görüşünde…
Gelelim bu proje gerçekleşirse olacaklara;
Bir kere dünyanın en güzel vadilerinden biri olan vadi bir süre sonra tüm özelliğini kaybedecek, vadide ne yeşil, ne ötüşleriyle insana huzur veren bülbüller, ne nağmeleriyle insanı büyüleyen onlarca çeşit kuş türü, ne de doğanın ilahi dengesinin bir parçası olan böcekler kalmayacak. Binlerce ağaç kesilerek etraf beton mezarlığına dönüşecek.
Sevgili hemşehrilerim, bu projenin fikir babası kim merak ediyor musunuz? Şehrimizde yeşile açtığı savaşla, yel değirmeni ve beton seviciliğiyle hatırladığımız, Kernek ve Kanalboyu’nu katlederek milli servetimizi heba eden, Malatya, Malatya ilçeleri, Malatya kültürüyle hiç bir bağı olmayan ama ne hikmetse şehrimize ilgili kararlar alabilen biri…
Sanırım anladınız…

Tarihimize ve kültürümüze sahip çıkma konusunda farkındalık yarattığımız şu günlerde Günpınar’a da sahip çıkalım…
Birlikte çok güçlüyüz inanın…
Selam olsun Malatya’mın güzel insanlarına…

Devamını Oku

NURETTİN SOYKAN

0

BEĞENDİM

ABONE OL

NURETTİN SOYKAN

Artvin’den, maddi imkansızlıklar nedeniyle Malatya Doğanşehir, Reşadiye köyüne göç etmek zorunda kalan bir ailenin hikayesidir bu…

1927 yılına gelindiğinde, mensucat fabrikasında gece vardiyasında işçi olarak çalışan Musa Efendinin bir erkek çocuğu dünyaya gelir ve adını Nurettin koyarlar.

Başarılı bir öğrenci olan Nurettin, ilk, orta ve liseyi Malatya’da bitirir. Ülkemizin ekonomik sıkıntı çektiği bu günlerden Musa Efendi ve ailesi de nasibini alır. Musa efendinin paltosunu gündüz Nurettin, akşam Musa efendi giyer işe öyle gider. Liseyi bitiren Nurettin, daha sonra üniversite tahsili için İstanbul’a gider ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde okuduktan sonra memleket hasreti ağır basar ve Malatya’ya geri döner.

D.S.İ kurumunda işe başlayan Nurettin, bir müddet çalıştıktan sonra, memuriyetin kendine göre olmadığını anlar ve kalbinin sesini dinleyerek işten ayrılır. O memur olmak için yaratılmamıştır ve sevdiği işi yapmaya karar verip, Müteahitliğe başlamaya karar verir.

Bir süre iş alamaz ama umudunu ve inancını hiç yitirmez. Bu arada İnönü stadı yapılmaya başlamış ve inşaat hızla devam etmektedir. Çevre istinat duvarının, yani yıkılan İnönü stadının taş duvarının yapım ihalesine girer ve kazanır. İş Nurettin’e verilmiştir. Bu ilk işinden sonra işler birbirini takip eder. Büyümeye başlamıştır artık. Yurdun her köşesindeki büyük İhalelere girer ve yurt çapında tanınan bir müteahit olmuştur.

İşler büyümüş ve gelişmiştir artık. Gölbaşındaki kömür ocağını da almış ve “Soykan Gurubu” nun temeli atılmıştır.

Genç Nurettin artık Soykan ismiyle anılır olmuştu…

Soykan, yardımsever bir insandı, her kesimden insana yardım ederdi. Bir gün büroda otururken, şöförü Aziz’i çağırıp sorar;

“Yav Aziz, bizim kasap … nerede?

“Bilmiyorum ağabey”

“Bir kaç aydır gelip şarap parasını almıyor, merak ettim. Sıtmapınarına gidip…bul getir de parasını vereyim”

Aziz hemen gider ve bir süre sonra döner.

“Ağabey, kasap…sizlere ömür”

Bunu duyan Soykan çok üzülmüştür.

Turan Emeksiz caddesinde bulunan, Soykan’ın yazıhanesinin önünde bir taksi durağı vardı. Çalışanı Fahriye hanıma çeşit çeşit yemekler yaptırıp, şöförleri sık sık yemeğe çağırırdı. Yine şöförleri yemeğe çağırdığı bir gün, şöförler iştahla yemeklerini yerken, o, uzun Maltepe sıgarasından bir tane yakıp karşıdan onları seyrediyordu. Dikkatle şöförleri seyreden Soykan’ın gözlerinden iki damla yaş geldi.

Aziz, “Ağabey sen şöförleri yemeğe çağırdın ama sen yemiyorsun sadece seyrediyorsun”

Dikkatle şöförleri seyreden Soykan’ın gözlerinden iki damla yaş geldi.

“Öyle günlerim oldu ki, etli yemek şurda dursun, kuru ekmeği ıslatır yerdim. Şimdi onlar yedikçe ben doyuyor ve mutlu oluyorum…

1979 yılında Malatya valisi, Aydın Özakın, Soykan’ı makamına çağırır ve Malatyaspor başkanı olmasını ister. Soykan valiye, hayatında hiç maça gitmediğini ve futboldan hiç anlamadığını söyler. Ama Malatya’ya faydam olacaksa seve seve bu yükün altına girerim der. Malatyaspor o dönem, Saka Şükrü’nün çocukları adıyla tanınan Şahin Gencer’in yönetiminde kötü bir dönem geçirmektedir.

Soykan bu işe soyununca kulüp yöneticileri borcumuz var diyerek yüklü bir para talep ederler. Soykan bir şartla parayı verir. Noterden bir sözleşme yaparlar, bu tarihten sonra gelecek borçlar beni ilgilendirmez diye.

Bütün bunlar olurken transfer döneminin sonuna gelinmiştir. Apar topar Ankara’ya gidilir ve piyasada kalan futbolcular alınır. Bu futbolcuların birinin futbolla hiç ilgisi yoktur, sadece çok iyi koşmaktadır. Çünkü o futbolcu değil bir atlettir ve mesleğide bir kahvede garsonluktur. Bu anlaşılınca çocuğa bir miktar para verilip gönderilir.

1979 yılının aralık ayında olağanüstü bir kongre yapılır ve yönetim yenilenir. Hoca olarak Ümit Milli takım antrenörü Nihat Atacan’la, Adana Demirspor’dan İbrahim ve santrafor Bilbay’la anlaşma yapılır. Takım biraz olsun toparlanmış ve zorda olsa o yıl ligde kalmayı başarmıştır…

Soykan, başladığı işi en iyi şekilde bitirmek için çabalayan biriydi. Takıma bir hedef koymak gerektiğinin farkındaydı. İlk yıl hedef, kümede kalmak, seneye ilk beş için mücadele edecek bir takım oluşturmak, ondan sonraki yıl şampiyonluk için mücadele edilecekti.

Şampiyon olduğumuz sezonun başında, şampiyonluğun gizli kahramanlarından, asbaşkan Nurhan Taştepe ile aralarında şöyle bir diyalog geçer;

“ Hiç korkma oğlum Allah’ın izniyle bu sezon hiç yenilmeden şampiyon olacağız”

“ Ağabey, öyle şey olur mu? Ligin en önemli futbolcularını İskenderun, Kayseri ve Gaziantepspor aldı. Ligde futbolcu bırakmadılar, para sorunları da yok”

Bunu duyan Soykan, biraz düşündükten sonra

“Sen Mamılo hoca diye birini tanıyor musun?”

“Ağabey, ismini duydum ama tanışmadım”

“Bu Mamılo hoca her cuma benim yanıma gelir, bana telkin ve tavsiyelerde bulunur. Boş adam değildir ha bilesin. Bu cuma bana ne dedi biliyor musun?”

“Yok ağabey, nereden bileyim”

“Nurettin, hiç kafanı takma senin takımın bu sene şampiyon olacak, hem de hiç yenilmeden”

Nurhan Taştepe, bunun inanması zor bir şey olduğunu düşünür, ama sezon sonunda hiç yenilmeden şampiyon olunca Soykan’ın haklılığı meydana çıkmış olur.

Mamılo hoca, Temelli pasajındaki Karadeniz lokantasına gider, talebelerin, fakir fukaranın, düşkünlerin yemek paralarını verirdi. Tanımadıkları biri tarafından hesapları ödenen insanlar hayır duası ederek giderlerdi.

Meğer işin aslı nasılmış biliyor muydunuz?

Hayır yapmayı seven Soykan, Mamılo hocaya para verir, Mamılo hoca da bu parayı bu şekilde fakir fukaraya aktarırmış.

Takdir etmemek mümkün mü?

Soykan’ın büyüklüğü, takımın tüm maddi sorunlarıyla boğuşurken, alt yapı ve tesisleşmeye önem vermesiydi. 1982 yılında, önümüzdeki otuz küsür yıl Malatyaspor’a hizmet verecek ve döneminin en önemli tesislerinden olan Malatyaspor tesislerinin temelini atmış ve inşaatını bitirmişti. Alt yapı Soykan döneminde altın yıllarını yaşamış, o dönem alt yapıdan yetişen futbolcularımız, dışarıya açılarak, daha sonra hiç bir dönemde görülmeyen başarılara imza atmışlardır.

O yıllarda Anadolu takımlarından yalnızca Bursa ve Kayseri dışında hiç birinin tesisinin olmadığını ve en önemlisi bu tesis yapılırken kimseden beş kuruş yardım alınmadığını söylersem Soykan’ın büyüklüğü bir kez daha ortaya çıkar diye düşünüyorum.

Şampiyonluk kolay kazanılan bir olgu değildir. Herkesin fedakarlığı gerekir. Yönetimin cansiperane çalışmasının yanında, Soykan’ın hiç bir maçta takımı yalnız bırakmaması ve bunun futbolculara verdiği güven neticesinde böyle tarihe geçecek bir sonuç çıkmıştır.

Erzurumspor maçı için takım Erzurum’a gitmiştir. Soykan’ın Gölbaşındaki işleri gece saat ikiye kadar sürmüş, iş bitince yalnız başına arabaya atlamış ve Erzurum’a doğru yola çıkmıştır. Sabaha karşı, doğan güneş ve bastıran uykusuzluk neticesinde bir koyun sürüsünün içine dalıp, bir kaç koyunun telef olmasına neden olur. Tabi arabanın tamponu da dağılır ama hareket etmede bir sorun yoktur. Arabadan inen Soykan çobanın yanına gider, her zamanki yumuşaklığıyla ;

“Yavrum, oldu bir kaza, çok şükür canımıza bir şey olmadı. Koyunların bedeli neyse vereyim de gideyim” der, çoban;

“Beyim sen iyi birine benziyorsun, bir kazadır oldu, hakkım helal olsun, sen istesen kaçar giderdin” diyerek Anadolu insanının ne kadar tok gözlü olduğunu gösteren bir tavır sergiler. Fakat Soykan yine de çobana parasını verir ve yola devam eder.

Maçın sonucu mu?

İhsan’ın attığı iki golle, Malatyaspor 2 Erzurumspor 0

Soykan’ın büyüklüğünü anlatacak bir olay daha anlatayım size ;

Yıl 1985, Kayserispor’un kaptanı Gıyasi Tokoğlu jübile yapmak için Malatyaspor’u davet eder. Yapılan anlaşma gereği, Malatyaspor’un tüm masrafları Gıyasi tarafından karşılanacaktır.

Soğuk bir Kayseri kışında maç için takımımız Kayseri’ye gider. Her zaman olduğu gibi Nurettin Soykan’da maçtadır. Havanın soğukluğundan olsa gerek, Kayseri seyircisi, kaptanlarına vefasızlık edip, maça ilgi göstermemişlerdir.

Maç başlar, bir süre sonra kaptan Gıyasi Tokoğlu arkadaşlarının omuzunda sahayı terkeder. Eder etmesine de, bu masrafları nasıl karşılayacaktır. Soyunma Odasına giderken, duş alıp üzerini giyerken bile hep bunu düşünmektedir. Bu hasılatla bu masrafları ödemesi mümkün değildir. Oysa ne umutlarla jübile yapmış, sonucunda da elinde bir miktar para kalmasını ummuştur.

Maç bitiminde ne yapacağını kendi bile bilmeden, ağlamaklı bir halde, Malatyaspor’un kaldığı otele gider. Hiç olmazsa hesabın kaç lira olduğunu öğreneyim diye resepsiyona hesabı sorar. Aldığı cevapla şok olur.

Hesap ödendi.

Gıyasi’nin bu çaresizliğini farkeden Soykan hesabı kendi ödemiş Gıyasi’yi büyük bir dertten kurtarmıştır.

Bitti mi? Bitmedi.

Bundan sonrasını Gıyasi Tokoğlu’nun ağzından dinleyelim;

Hesabımı ödeyen Nurettin abiye teşekkür etmek için, gözlerimden yaşlar akarak, yanına gittiğimde, güler yüzüyle karşıladıktan sonra, koluma girip otelin tenha bir köşesine götürdü. Şaşırmıştım.

“Nurettin abi, beni utandırdınız, size minnettarım”

“Evladım sen, biraz para kazanayım diye düşünürken, üstelik zarar ettin, önemi yok”

Bunları söyledikten sonra elini cebine attı bir demet para çıkarıp cebime koydu.

“Yapma abi” diyebildim sadece. “Gülümseyerek oradan uzaklaştı”.

Soykan böyle gönlü zengin biriydi.

 

Soykan Malatyaspor macerasından sonra işinin başına dönmüş, fakat iyi niyetli oluşu, ticaretin kurallarına uymadığı için ekonomik darbeler yemiş ve işleri bozulmuştur.

Tek oğlu Sezar Soykan’ın ölümü onu derinden sarsmıştır. Tam bu acıya alışmışken, hayat arkadaşı Şahende Hanım hayata veda etmiştir. Oğlu ve eşi kendi istekleri olduğu için İstanbul’a defnedilmişlerdir.

Bir süre sonra Nurettin Soykan’da 6Mayıs 2009 tarihinde 84 yaşında bu hayata veda etmiştir. Cenazesi kendi isteğiyle (İstanbul’da beni kim bilir, kim tanır, burada mezarımı gören belki bir Fatiha okur, beni şehrime gömün, vasiyeti gereği ) Malatya’ya defnedilmiştir.

Başlı başına bir kitap yazılabilecek Nurettin Soykan’ı böyle bir kaç sayfayla anlatmak imkansız. Dilim döndüğünce ve kısaca ancak bu kadar anlatabildim.

Tanımakla onur duyduğum ender insanlardandı. Örnek alınacak biriydi.

Biz Malatyalılar olarak onun kıymetini bildik mi acaba?

Masraflarını kendi üstlenip yaptırdığı “Soykan Parkı”nın ismini bile değiştirmedik mi?

Bir değerimizi daha andık ve de hatırlattık…

Mekanı cennet olsun…

Selam olsun Malatya’mın güzel insanlarına…

Devamını Oku

ABAKÜS

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ABAKÜS

Abaküs denen gavur icadı! toplama – çıkartma aleti henüz ülkemize gelmediği için matematik derslerinde toplama çıkartma işlemini fasülye ve nohutla yaptığımız,

Türkçe derslerinde ise;

“Baba bana top al”

“Al Ali bu top”

“Yaşa baba yaşa”

Diyerek, bazan Ali’ye top atarak, bazan Kaya ve Oya ile birlikte ip atlayarak..! Cin Ali serisini okuduğumuz, beslenme saatinde karnımız acıkınca Amerika’lıların sırf bizim sağlığımızı düşünerek..! taa okyanus ötesinden Malatya’ya gönderdikleri sağlıklı ..! tere yağlarını, peksimetleri, süt tozundan üretilen süt sandığımız ne idüğü belirsiz rengi beyaz içeceğin eşliğinde iştahla yediğimiz, o ilk okul günlerinde; giydiğimiz önlüklerimiz, belki kapkaraydı ama gelecek ile ilgili güzel umutlarımız yakalıklarımız gibi bembeyaz değil miydi?

Yıpranmasın diye itinayla ciltlediğimiz, kitaplarımızı, defterlerimizi, küçülünce davin atacağının ucuna taktığımız, kalemlerimizi, kaybolmasın diye kolye gibi boynumuza astığımız kokmayan silgilerimizi, soğuk kış günlerinde tahta çantalarımızın üstünde kayarak geldiğimiz okulda ısınmak için varilden bozma sobaların etrafında yaktığımız çoraplarımızı, “dayak cennetten çıkmadır” diyerek, “eti senin kemiği benim” diye teslim ettikleri öğretmenlerden yediğimiz dayakları, coşkuyla okuduğumuz andımızı, şimdilerde unutulan veya unutturulmaya çalışılan yerli malı haftalarını, biz çocukları tasarrufa teşvik eden kumbaralarımızı unutmamız mümkün mü?

Bizim nesil şimdiki nesle göre daha mutlu ve daha sosyaldı. Üniversitelerde “çocuk psikiyatri” bölümü henüz açılmamıştı..!

Okuldan sonra, evimiz kadar güvende olduğumuz, mahallemizde güven ve neşe içinde oyunlar oynar, minyatür kale gazozuna maçlar yapar, kazanınca arasına lokum koyulmuş piskevütleri iştahla yer, buz gibi gazozu kafaya dikerdik. Komşu bahçeden erik, kiraz çalar, bizi eve sokmak kolay olmazdı, yalnız, arkadaşsız dakikamız bile geçmezdi.

Öğlen vakti büyüklerimize sefer tasıyla yemek götürmek ve bu arada kaçamak yapıp teze caminin önünde Kadir Dayıdan, “artiz” resimleri izlemek “gördüysen gördüm de” sorusuna “göördüüm” diye cevap vermek en sevdiğimiz şey değil miydi?

Horoz şekerciyi, nane şekerciyi, pamuk şekerciyi, elmalı şekerciyi, Şam tatlıcıyı, tavuk sütçüyü, gaynamış nohutçuyu, simitçiyi, dondurmacıyı dört gözle beklemez miydik?

Mahallemizde oynadığımız oyunların başında, sülü deynek modern ismiyle çelik çomak, develeme, uçurtma, yakan top, hombek yani birdir bir, Adıyaman hombegi, uzun eşşek!, köşe kapmaca, gaggılama, golum kıssa, beş taş, hollik, körebe, bilya yani bilye veya misket, saklambaç, yakalamacılık, hayfene kurma, ayak yere basmaz hop cambaz, ip atlama, çizgiye gazoz kapağı atma, mendil kapmaca, istop, topla oynanan ortada sıçan, minyatür kale futbol maçı, voleybol, tellerden ve makaralardan yapıp kablolarla renklendirip süslediğimiz tel arabalar, sakız’lardan çıkan artist, futbolcu resimleriyle oynadığımız oyunlar, genelde kızların oynadığı seksek, aklıma gelen sokakta oynadığımız oyunlar değil miydi?

Ya sapanla hedeflere nişan almak hep yaptığımız aktivite değil miydi?

Başka mahalleye “horhop”a gitmek oyun sayılır mıydı? Onu bilemem.

Bir maniniz yoksa annemler size gelecek diye, komşuya haber verme görevi bize verilmez miydi?

Misafirden misafire açılan, misafir gidince tekrar kilitlenen “misafir odaları’’nda çaylar içilip, piskevütler yenmez miydi?

Mutfaklarımızı tel dolaplar,

Duvarlarımızı guguklu saatler ve “Saatli Maarif” takvimi süslemez miydi?…

 

Selam olsun Malatya’mın güzel insanlarına…

Devamını Oku

GEÇMİŞ ZAMAN OLURKİ HAYALİ CİHAN DEĞER.

0

BEĞENDİM

ABONE OL

GEÇMİŞ ZAMAN OLURKİ HAYALİ CİHAN DEĞER.

Birkaç hafta üst üste aldığımız başarısız sonuçlardan sonra, şehirde olumsuz bir hava baş gösterince önümüzdeki Zonguldakspor maçı için, sporcuları da olumsuz havadan uzaklaştırmak maksadıyla bir hafta önceden Zonguldak’ın baston yapımıyla ünlü şirin ilçesi Devrek’de kampa götürmüştük.

Devrek’de otele yerleştikten hemen sonra stat arayışları için yetkililerle görüştüm ve stat işini garantiye aldıktan sonra otele geri döndüm.

Akşam yemek öncesi, lobiye indiğimde otel görevlileri, misafirimizin olduğunu ve beni beklediğini söylediler.

Misafirimiz Devrek Jandarma komutanıydı, Devreğimize hoş geldiniz, şerefler verdiniz diyerek, her hangi bir emrimizin olup olmadığını, kendilerinin bizim emrimizde olduğunu samimi duygularla ifade etti. Stat konusunda yapabilecek bir şey olup olmadığını sordu. Doğrusu bu kadar ilgi ve alaka beni çok şaşırtmıştı, kendi kendime demek ki buraya fazla spor kafilesi gelmiyor, jandarma komutanı da buranın tanıtımı için turizme katkı için çaba sarfediyor diye düşündüm!!!

Ertesi gün kahvaltı, antrenman, istirahat derken öğlen yemeği öncesi komutan yine ziyaretimize geldi! ,bir sıkıntımızın olup olmadığını, yapabilecek bir şeyinin olup olmadığını sordu. Akşam yine geldi, yine aynı sorular ve aynı cevaplar.

Ertesi gün sabah yine gelince,

-“Yahu komutanım siz Malatyalı mısınız” diye sordum, aksi halde bu kadar ilgi göstermez diye düşünüyordum, ama cevap olumsuzdu

-” Hayır Samsun’luyum”…

Biz kampta günlük rutin işlerle uğraşırken, futbolcuların daha önce hakettikleri primleri maçtan önce verirsek bozuk olan moralleri yükseltiriz düşüncesiyle İstanbul’dan para istemiştim, o paranın geldiği bilgisiyle, parayı bankadan alıp futbolculara dağıtmak üzere kampa geldim.

Arkadaşım Bülent Topaloğlu’yla birlikte prim listesini ve paraları alıp bir odaya geçtik, futbolcular birer birer gelip imzalarını atıp beşyüz bin lira tutarındaki primlerini alıp mutlu bir şekilde çıkıyorlardı. İşin sonuna geldiğimizde para bitmiş, fakat daha prim vermemiz gereken bir futbolcu kalmıştı. Başka bir deyişle açık vermiştik, hem de beşyüz bin lira açık. O kadar kafa patlattığımızı hiç hatırlamıyorum ama buna rağmen açık nereden geliyordu bir türlü bulamıyorduk…

Artık çaremiz kalmamıştı Bülent’e, iki yüz elli bin sen ver diğer iki yüz elli bini de ben, tamamlayayım bu işi bitirip yatalım artık çok yorulduk derken…

Futbolcumuz Bünyamin Süral telaşla içeri girdi,

-Ağabey prim kaç liraydı,

-Beşyüz bin,

-Ağabey bana bir milyon lira vermişsiniz…

Az daha Bünyamin’i sarılıp öpecektim

Açığı bulmuş rahatlamıştık…

Maç günü gelip çatmıştı, maç sabahı Zonguldak’a hareket ettik ve ve maç saatinden birkaç saat önce stada gelmiştik bile. Hazırlıklar, ısınma falan derken maç saati yaklaşmış tribünler dolmaya başlamıştı. Bu arada bir subayın kafile başkanını aradığını söylediler, bende buyurun benim dedim, subay da

-“Jandarma bölge komutanı Recai Uğurluoğlu paşam Malatyaspor ‘a başarı dilemek için soyunma odasına gelmek istiyorlar” dedi

Paşa’nın Arapgirli olduğunu biliyordum, yani hemşehrimiz idi paşa.

-Şeref verirler, buyursunlar, deyip, futbolculara durumu anlattım, onlar da edep dairesinde paşayı karşıladılar, paşa bize iyi şanslar diledikten sonra soyunma odasından çıktı ben de onu uğurlamak için yanında yürüyorum.

-“Sizinle ilgilendiler mi ” dedi, anlamamıştım nasıl dememe fırsat bırakmadan

-“Bizim Devrek Jandarma komutanından bahsediyorum, sizinle ilgilenme emri vermiştim, ilgilendi mi “? …

Kısık sesle evet paşam sağolun ilgilendiler, dedim

Konu anlaşılmıştı benim Malatyalı mısınız? dediğim subay meğer verilen emrin gereğini yerine getiriyormuş…

Bizde hemşehrimiz sanmıştık…

Selam olsun Malatya’mın güzel insanlarına…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.